kozmofol

ilk proje

Posted in bahçe by enip on 30 Oca 2011

Henüz tamamlanmadı ama arkadaşlarımın ofisi için tasarladığım bahçe sonunda bir şeye benzedi. Heyecanımdan paylaşıyorum ki acemilik dönemi ilk uygulanmış proje olarak kaydı düşsün. lol


 

böyleyken böyle

Reklamlar

editörün kestiği

Posted in Kategorilenmemiş by enip on 17 Oca 2011

Radikal kitap ekinin son sayısında (15 Ocak) Zeynep Heyzen Ateş’in “Editörler kesip biçmeli mi?” başlıklı kısa bir yazısı vardı. Aynen paylaşıyorum.

Words Without Borders (Sınır Tanımayan Kelimeler) dünyada editörün işleviyle ilgili ilginç bir makale yayımlandı. Makale, her ülkede editörün işlevinin farklı olduğuna değiniyordu. “Bütün yazarların ortak bir özellikleri vardır: Hepsi paraya muhtaçtır.” Ama örneğin James Joyce, Sylvia Beach’e gittiğinde Beach’in ‘Ulyysess’i yeniden yazmasına -elden geçirmesine- ihtiyacı yoktu, kitabı düzeltme işini kendi de yapabilirdi. Joyce’un editörden beklediği kitabın satmasını sağlamasıydı. Oysa Random House gibi yayınevlerine baktığımızda –makaledeki örnek bu- editörlerin başlıca işlevinin yazarların kitaplarını ‘iyileştirmek’ olduğunu görüyoruz. Dijital çağla beraber hem yayınevinin hem editörün işlevi değişti, İngiltere ve Amerika gibi ülkeler editoryal işlerden çok pazarlama alanlarına ağırlık verirken, yazar-editör ilişkisi de biçim değiştirdi. Makaleye göre, örneğin, Yunanistan gibi ülkelerde editörler metni dokunmak adına çok az şey yapıyor, zaten yayınevlerinin bu tür bir işe ayıracak paraları yok. Editörün görevi ne öyleyse –kitabın raflarda yer bulmasını sağlamak. İspanyol editör Enrique Murillo ise İspanya’daki durumu şöyle özetlemiş: “Yazar tanrı muamelesi görürken imla türü düzeltmeler dışında yapıtına dokunmak zor. Editörler sosis fabrikasına giden domuzlar gibiler. Kötü kokuyorlar ama onlarsız malı üretmek imkansız.” Böylece ikinci bir soruna geliyoruz: Kendisi hiçbir şey yazmamış biri nasıl olur da birinin yapıtını elden geçirme hakkına sahip olur? İtalya ve Fransa gibi ülkelerde bu sorunun çoğunlukla yazarları editör yaparak (La Nouvelle Revu Française’in başına Andre Gide’in ve Einaudi’nin başına Italo Calvino’nun getirilmesi gibi) çözüldüğünü görüyoruz. Fransa’da örneğin ABD’deki gibi bir menajer sorunu yok, yazarlar ve editörler yakın olduklarından çoğunlukla işler doğrudan bağlantılarla yürüyor. Yine İtalya ve Fransa’da editörün bir işlevi daha var: Yazarları ve kitapları bir araya getirmek, yayınevine kazandırmak. Bu yüzden editörler yayınevi değiştirdiğinde yayınevinin kaderini de değiştirebiliyor.

Makalede ‘editör’ kelimesinin İtalyanca ‘redattore’den geldiği söylenmiş. Ama İngilizce’de redaktör denildiğinde çoğu zaman metni -bir anlamda ya da her anlamda- sansürden geçiren kişi anlaşılıyor. Editörün Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi böyle bir rol oynaması da mümkün elbette. İtalyan editör Alberto Rollo’ya göre İtalyan yazarlara editörün ‘sansürcü’ olmadığını öğreten ve yazarın yardım alabileceğinin altını çizen Umberto Eco olmuş. “Editörler ve yazarlar son yirmi yılda çok değişti” diyor Rollo. “Artık birlikte çalışmasını biliyorlar.” Ama Almanya ve Rusya’da durum farklı –editör pazarlamacı ve reklamcı olarak görülüyor. ABD’de bile editörlerden kurtulup pazarlamacılar tarafından bir araya getirilen okuyucu/test gruplarına yer verilmeye başlanmış.

Türk yazarları temsil eden Amy Spangler ise Türkiye’de editörlüğün geleceğinin parlak olduğunu söylemiş. “Okuyucular daha iyi kitaplar bekliyor, bu sayede yayınevleri editörleri işe almak, onlara daha fazla yetki tanımak zorunda. Yazarlarsa eleştiriye açık olmayı öğreniyorlar. İsterseniz buna iyimserlik deyin ama ben durumu böyle görüyorum.”

hobi bahçesi

Posted in hobi bahçesi, kentsel tarım by enip on 09 Oca 2011

Büyük ölçekli projelerin favori teması hobi bahçelerinin gerçekleştirilmiş bir örneğine bugün Beykoz’un üst taraflarında rastladım. Eğimli bir arazi parsellenerek büyük bir yetiştiricilik alanına dönüştürülmüş. Her bir parsele de depoya benzeyen bir strüktür yerleştirmişler. Tüm alanın aşırı kontrollü görünüyor olsa da etkin kullanılıyor olması dikkatimi çekti çünkü bu tür girişimlere işletimi ve hayata geçirilmesinin başarısız olma ihtimali yüzünden temkinli yaklaştık öğrencilik boyunca. Muhtemelen hayal etmeyen ve ettirmeyen bazı hocalar yüzünden. Ama Beykoz’da birileri hayal etmiş belli ki 20 dönümlük koca bir arazi bugün sebzesini meyvesini yetiştirmek isteyenlere hizmet veriyor.

Başta tımar sistemi uygulanıyor sanıyordum (umuyordum) ancak bu 50şer metrekarelik alanlar 2 yıllığına belediyeden kiralanıyormuş. Beykoz Belediyesi’ne alkışlar.

link 1

link 2

 

 

philipp oswalt ile söyleşi*

Posted in kent, söyleşi, shrinking cities by enip on 01 Oca 2011

İngiltere, Belçika, Finlandiya, İtalya, Rusya, Kazakistan hatta Çin’de kentler büzüşüyor. Geçtiğimiz 50 yılda, nüfusu 100.000’den fazla olan 370’in üzerinde kent geçici ve kalıcı olarak % 10 kayba uğradı. Bu kayıp, nüfus açığının yanı sıra ekonomik ve sosyal etkileriyle birlikte değerlendiriliyor.

Alman Federal Kültür Vakfı’nın desteklediği Shrinking Cities (Büzüşen Kentler) Projesi 2002’den beri, 200’ün üzerinde sanatçı, mimar, film yapımcısı, akademisyen ve sivil inisiyatifin bir araya gelerek sanayileşen ülkelerde son yıllarda gözlenen büzüşen kentlerin süreçlerini araştırıyor. Yapılan analizler üzerinden üretilen projeler, Avrupa, Kuzey Amerika ve Asya’da çeşitli sergilerde gösterildi. Son olarak da Frankfurt’ta Alman Mimarlık Müzesi’nde sergilenmeye başlandı. Sergi, kentlerin büzüşmeyle, öncesinde ve sonrasında nasıl başa çıkabileceğine dair öneriler sunan dokuz kent modelinden oluşuyor.

Detroit, Halle/Leipzig, Manchester/Liverpool, Ivanovo ve Hakodate bölgeleri üzerinde yapılan analizlerden oluşan 20 çalışmanın gösterildiği sergi, 20. yüzyılın kent meselelerinde, “Büzüşen Kentler” tartışmasının bir sunumunu oluşturuyor. Kentlerde büzüşmenin sebepleri, sosyal yansımaları, müdahale yöntemleri ve üretilen projeler üzerine, serginin küratörü ve projenin kurucularından Philipp Oswalt’la bir söyleşi gerçekleştirdik.

Enise Burcu Karaçizmeli: Shrinking Cities projesi nasıl başladı? Sürecin bugüne nasıl geldiğinden bahseder misiniz?

Philıpp Oswalt: Shrinking Cities, Doğu Almanya’da gözlenen kentsel dönüşüm sebebiyle başladı.1989’dan beri kentler düzenli olarak nüfus kaybına uğruyordu. Hükümet, 2001’de tahribat için para yardımı sağlayan bir program sundu. Böylece konut piyasasının düzenlenmesi ve iskan fazlalığının azaltılması amaçlandı. Ancak biz bu programı problemi çözmek adına yeterli bir cevap olarak görmedik. Bunun üzerine, Alman Kültür Vakfı’nın da desteğiyle çalışmalara başladık. Projenin iki amacı var. Birincisi, bu dönüşümü yalnızca konut piyasasının bir problemi olarak değil, daha geniş bir kültürel sorun olarak ele almak. Diğer taraftan da, büzüşmeyi, sadece Doğu Almanya kentlerinin istisnai ya da yalıtılmış bir durumu olarak görmekten çok, küresel bir fenomen olarak görmek. Çünkü bu durum, sanayileşen kentlerde artık normalleşmiş bir kentsel gelişim tipine dönüştü. Proje, şimdiye kadar 3 evreden oluştu.

İlk olarak, Detroit (Amerika), Manchester/Liverpool (İngiltere), Ivanovo (Rusya), Halle/Leipzig (Doğu Almanya) olmak üzere dört ayrı kentte yoğunluk araştırmaları yapıldı. Çalışılan her bölgede, yerel çalışma grupları oluşturduk. Daha sonra bu bölgelere, Hakodate (Japonya) ve Ruhr Vadisi (Batı Almanya) eklendi. Projenin ikinci evresinde ise, bu sorunlar karşısında ne yapılabileceği üzerinde duruldu. Bir yandan, son yıllardaki müdahale pratiklerinin eleştirel analizini yaparken, diğer yandan da mimar, sanatçı ve başka disiplinlerden insanları yeni fikirler üretmeleri için davet ettik. Üçüncü aşamada, çalışmalarımızla Avrupa, Kuzey Amerika, ve Asya’da çeşitli sergiler düzenledik ve etkinliklere katıldık. Bu sayede, çok farklı insanlarla işbirliği yapma şansımız oldu ve farklı bölgesel içerikleri çalışmamıza katmış olduk.

ebk: Bu uluslararası işbirliğinin oluşturduğu çalışma ağı nasıl işliyor? Bu tip bir çalışmanın bölgesel projelerdeki geri dönüşümünden bahseder misiniz?

po: İçinde bulunduğumuz koşul ve anlayış için ayrıntılı bir bilgi birikimi büyük önem taşıyor. Dolayısıyla bizim için başından beri, ilgilendiğimiz kentsel bölgelerden destekçiler bulmak zorunda olduğumuz gayet açıktı. Her bölgede mimarlar, sanatçılar, sosyal bilimciler, coğrafya uzmanları, kültür araştırmacıları, yerel eylemciler ve gazetecilerden oluşan gruplar oluşturuldu. Farklı bilgi birikimine sahip olan bu alanları bir araya getirmek bazen zor oldu. Fakat bu çalışma biçimini kentsel koşulları anlamak adına gerekli bulduk. Her biri ayrı sınırlara sahip bu disiplinlerin farklı bakış açılarından yapılan değerlendirmeler projeyi geliştirdi.

Asıl amaç toplumu bilinçlendirmek ve bunu yaparak uzun vadede kullanışlı bir etki yaratmak. Projenin toplumdaki bazı önemli sorulara -mülkiyet, göç vb değindiğini düşünüyoruz. Bu yüzden de, mevcut politik ve planlama araçlarıyla bir denge içerisinde olmak önemliydi. Tartışmalı öneriler sunmak için gereken özgürlük, ancak bu tip bir dengede mümkün oluyor.

ebk: Pierre Bourdieu’nun “Sosyal mekan fiziksel mekana dönüşüyor” saptamasını kullanıyorsunuz. Kentlerin büzüşmesi bu dönüşümde görülen bir kopukluktan mı ileri geliyor?

po: Demek istediğim, kentsel meselelerin, yalıtılmış ya da sadece kentsel gelişimin sınırları içerisinde görülemez olduğu. Kentsel meseleler toplumdaki genel sorunların bir dışavurumu olarak baş gösteriyor. Bu durumu, doğru analiz ve müdahaleleri yapmak için iyi anlamak zorundayız.

ebk: Peki kentte büzüşmeyi getiren faktörler neler? Bu süreç engellenebilir mi, eğer öyleyse, bu müdahale için uygulanan yöntemlerden bahseder misiniz?

po: Büzüşmeye sebep olan çeşitli nedenler saptadık: banliyöleşme (insanları kentten banliyöye ötelemek), metropolleşme (nüfus ve insan faaliyetini sınır bölgelerinden büyük kent yığınlarına ötelemek), sanayisizleşme (sanayi üretiminin, iş piyasası ve kentli kimliği üzerindeki öneminin azalması), demografik yaşlanma (azalan ve yaşlanan nüfus) ve post sosyalizm (sosyalist ekonomiden kapitalist ekonomiye geçiş biçimi). Yerel aktörlerin, yeni politikaların oluşumunda (büyük ölçekten belirlenmesi gereken bazı temel kanunlar dışında) çok önemli bir rolü olduğuna inanıyorum. Ancak önemli olan, eğilimleri döndürmeye çalışırken enerjisini kaybetmemesi. Bunun yanında, meydana gelen süreçleri nitelendirmesini ve oluşacak yeni koşulların en iyi çözümlemesini yapmasını, yerel hareketin yararı olarak görüyorum.

ebk: Bu süreci yaşayan kentlerin büzüşmesinin bir sınırı var mı?

po: Büzüşme (büyüklük olarak) zaman kısıtlaması olan bir dönüşüm biçimidir. Yalnızca kısa bir dönem içersinde meydana gelebilir ya da yıllarca devam ederek kentin yok olmasıyla son bulabilir. Öte yandan, nüfusta önemsiz bir küçülme yaratan kısa bir zaman dilimiyle kısıtlı kalması da mümkün. Bu tip gelişmeler için genel bir tanım yok.

ebk: Başka bir açıdan baktığımızda dünya üzerinde sürekli ve düzensiz büyüme gösteren metropeller de var ve nüfusları taşıyabilecekleri kapasiteyi aşıyor. Bu anlamda büzüşme bir tehdit mi, yoksa fırsat mı kentler için?

po: İlk bakışta dezavantajlar baskın çıksa da, hem tehdit hem de fırsat. Ancak bazı insanlar, aşırı yoğun kentlerde büzüşmenin avantajları olduğunu ve nüfusun belli bir yoğunluğa sahip olması gerektiğini düşünüyorlar. Bu yüzden problemler, belirli boyutlardan çok dönüşüm süreciyle ilişkili.

ebk: Bu duruma ilişkin yerel ve küresel ölçekte nasıl çözümler üretilebilir? Örneğin “Bilbao Etkisi”ni bir çözüm olarak görüyor musunuz?

po: Kentlerde büzüşmeyle baş etmek için çeşitli yaklaşımlar var. Kent için yeni kimlik ve imaj yaratmak amacıyla yapılan ikonik yapıların kullanımı, çok göze çarpan bir müdahale tipi olmakla birlikte yarattığı etki oldukça kısıtlı. İkonik yapının deneyimsiz turizm piyasası teşvik edici olabiliyor, fakat diğer ekonomik bölümler bundan etkilenmiyor ve yarattığı bu kısıtlı etki, her zaman arzulanan, üç misli bir gelişimi gerçekleştiremiyor.

ebk: Araştırmalarınız için gelecek planları neler?

po: Projenin en büyük amacı, düşünme biçimini etkilemek ve büzüşen kentler üzerinde araştırmalar yapmaktı. Planlama sürecine dahil olmak için ne kaynağımız ne de gücümüz oldu ama yerel girişim ve profesyonel çevrenin bilincini etkilemeye çalıştık. Uygulamanın etkisi daha uzun vadede gerçekleşecek ve değerlendirmesi daha zor olacak.

*Bu röportaj XXI Mimarlık Tasarım Mekan Dergisi’nin 2008 Şubat, 64. sayısında yayınlanmıştır.