kozmofol

PEYZAJIN HALLERİ üzerine denemeler v.2 Beton

Posted in Kategorilenmemiş, peyzaj by enip on 20 Nis 2015

PEYZAJ

Tıpkı ismin halleri gibi peyzajın halleri de aynı köke takılan ve çıkarılan ekler sayesinde kurulan yeni ilişkileri ifade etmek için kullandığım bir betimlemedir. Peyzajı çok çeştli halleriyle; büründüğü şekiller, yaşadığı dönüşümler, kırılmalar ve birleşmeler olmadan hakkını vererek anlamanın mümkün olmadığı gibi, bitimsiz bir dönüşüm halini kavramanın da kolay olmadığını kabul ediyorum. Bu halleri bir ilişkiler zinciri olarak hayal edersek ve bunlardan biri de beton olursa aklım beni nerelere götürür diye merak ettim. Peyzajı betonla düşünürken zihnimde canlanan anıları, fikirleri ve projeleri bıraktım bilinç akışına ve metine.

imaj1

         

Peyzajı ilk nerede duyduğumu hatırlamıyorum. Muhtemelen üniversite sınavına hazırlanırken! Fakat gözümün önüne gelen ilk imaj bulanık bir görüntüden başka bir şey değil. Belki çok sık seyahet eden bir aileyle yapılmış, çocukluk anılarımın büyük bölümünü kaplayan uzun araba yolculukları ve arka koltuğun konforudur bunun sebebi. Ve tam da bu pozisyonun ön tarafta perspektifin içinde kayarak ilerliyormuş hissinden farklı olarak hızı çok daha fazla hissettiren, bu sebeple görüntüyü ardışık imajlara indirgemesidir. Kim bilir!

KARŞILAŞMA

Bu uzun yolculukların en çekilmez tarafı babamın her defasında sormaktan geri durmadığı; çözmem gereken benzin problemleri: Bir depoyla kaç km gidebiliriz? Hız-mesafe-litre denklemleri. İstisnasız her yolculukta bir hesaplama yapmak zorundaydım. Malesef sorular giderek zorlaştı. İşte bu problemlerle boğuşurken hep tüneller, köprüler, viyadükler gözüme çarpardı, nedense binalar değil hiç. Altyapı projelerine duyduğum (infrastructure) ilginin bu sorulardan kaytarmak amacında olmamla ilişki kurması muhtemel ya da salt o büyüklüklere duyduğum muazzam bir heyecana endeksli olması da öyle. Bozkırlarla, dağlarla, tarlalarla, ormanlarla içiçe geçen viyadükler ve köprüler. Çocukluğumun mühendislik mucizeleri.

Sanırım betonla ilk karşılaşmam bu vesiliyle oldu. Arka koltuğun kadrajından tanıdığım kırsal peyzaj içerisinde kolaylıkla göze çarpan bu büyük altyapı nesnelerinin ortaya koyduğu kontrast peyzaj ve beton ilişkisinin zihnimdeki ilk tezahürü oldu. Peyzaj yumuşak ve değişkendi çünkü yaprakların renkleri değişiyordu, beton katıydı ve değişmezdi çünkü insanların ulaşımı için viyadükler yıkılmamalıydı. Ve sonra tekrar benzin problemleri.

imaj2

TANIŞMA

18 yaşımda, artık peyzaj mimarlığı okuyacağımı öğrendiğim yılı Japonya’da Japon dili ve kültürü eğitimi alarak geçirdim. Bu esnada Japon bahçelerini yerinde inceleme, felsefesini içinde yaşama gibi büyüleyici bir deneyimim oldu. İnsan ve doğa arasında kurulan ilişkinin ne denli zarif ve sade olabileceğini, doğaya saygının insana, insana saygının yaşama ve yaşama saygının tekrar doğaya nasıl geri döndüğüne burada tanık oldum. Japonca’da yerleşik bir peyzaj kavramı yok

. Ve fakat doğanın ve bahçenin dilde ve kültürde sahip olduğu anlamlar o kadar zengin ki peyzaj bu iki kavramın arasına tutunmuş duruyor. Japonya’da bahçeler dendiğinde aklımıza ne geliyor? Hemen hemen karşılaştığım herkeste Uzakdoğu bahçelerine karşılıksız bir övgü ve hayranlık besleme durumunu gözlüyorum. Japon bahçesinin yüceltilmesinin temel sebeplerinden birinin bozulmamış, değişmemiş, tarihten dondurularak bugüne ulaşmış olduğuna dair inanç olduğu bu gözlemlerinden çıkardığım sonuç oldu. Halbuki Japon bahçesi de 20. yüzyılda büyük bir sorgulamadan geçmiş, Japonya’nın geçirdiği kültürel değişimlerden bir hayli etkilenmiş, dönemin bahçe tasarımcılarının sorgulamalarına maruz kalmış ve farklı hallere bürünmüştür. Ancak bu dönüşüm bugün dahi görünürde fazla anlaşılmaz. İncelikle detaylarda gerçekleştiğinden dolayı dışardan bakan bizlere kolaylıkla kendini göstermez. Bu kendi içinde çok güçlü fakat dışardan bakıldığında narin kalan Japon bahçesinin modernleşmesinin önünü açan önemli isimler var ki aralarında 19. yüzyılın sonu 20. yüzyılın başlarında verdiği eserlerle bahçe tasarımına yeni bir soluk katan Mirei Shigemori’nin yeri başkadır. Bahçe tarihçisi ve tasarımcısı Shigemori Japon bahçesi’ne hayran olduğu Batılı ressamlardan çizgiler, dokular ekler. Aynı zamanda yeni malzemeleri denemekten çekinmez. Beton bunlardan biridir. Shigemori’nin işlerine bakıldığında görülebilen onlarca katman arasında beton, çizgiler, izler, bazen temsiller olarak karşımıza çıkar. Bu karşılaşmalarda gelenekten geleni ve yeniyi (20. yüzyılın başı) görmek mümkündür.

imaj3

ALIŞMA

Nasıl Shigemori Japon bahçesi için yeni bir soluk olmuşsa, bahçe tarihine baktığımızda doğayla ilişkisini hep bilinçli bir mesafe ile tanımlamış olan her kültürde kendine özgü yorumlamalar ve bunları ortaya koyan usta isimler karşımıza çıkar. Uluslarası peyzaj mimarlığı platformunda çokça bilinmeyen fakat kısa ömründe hayata geçirdiği projeler aracılığıyla kendi ülkesi olan İsviçre’de peyzaj mimarlığının mihenk taşı olmuş Dieter Kienast bunlardan biridir. Kienast, 20. yüzyılın ortasında İsviçre’de doğmuş, bahçevanlığın üzerine peyzaj mimarlığı okuyarak bitki sosyolojisi üzerinde uzmanlaşmış ve sonrasında bahçevanlığın üzerine eklediği akademik kariyerini pratikle içiçe sürdürürken genç yaşta hayata gözlerini yummuş bir isim. Bahçe tasarlamak hikayeler deneyimlemek anlamına gelir. Hikayelerin bir sonu olabilir fakat bahçeler asla tamamlanamazlar’“ cümlesiyle Kienast bahçeye ve mekan tasarımına bakışını ortaya koyar. Ona göre bahçe hiç bitmeyen bir hikayedir. Malzemeleri bu bitimsiz hikayenin oyuncuları olarak görür ve beton, bitkibilimin tüm inceliklerine vakıf olan bu usta bahçevanın yönetmeliğinde hep başroldedir. İsviçre’de bugün peyzaj mimarları Kienast’ın açtığı yoldan, malzemeyle, düşünceyle, doğayla, bitkiyle kurulan harmonik ilişkilerin izlerini takip ederek ilerliyor.

imaj4_b

İsviçre demişken, peyzaj mimarlığına Dieter Kienast ve Christian Vogt gibi uluslarası arenada çok tanınmasa da literatüre geçmiş çok değerli isimler vermişken mimarlığı ve kazandırdığı isimleri elbette ki yadsınamaz. Coğrafyasının çetinliği (yüce Alpler) ve buna bağlı olarak yaşam koşullarının sertliği sebebiyle doğayla ilişkisi romantik olmaktan bir hayli uzak olan bu kültürün mimarlığa kazandırdığı isimleri bilmiyor olabilir miyiz? Le Corbuiser, Peter Zumthor, Bernard Tschumi mi aklımıza geliyor ilk olarak? Peki ya betonla kurdukları ilişki? Corbusier’in netliği, Zumthor’un gizemi ve Tschumi’nin dekonstrüktivizmini yanyana koyduğumda hep o Alpler’in insanın içine işleyen sertliğini, kendine çekerken ürküten o çekiciliğini ve aynı zamanda tamamiyle çıplak ve kendi gibi olma durumunu görüyorum. Bu gerçekten de fazlasıyla kişisel bir okuma. Fakat Zumthor’un binalarında da beton kendini öyle hissettirmez mi?

Örneğin peyzajın içinden tam bir cüretkarlıkla yükselen Bruder Klaus Field Şapeli bu durumun bir tezahürüdür. Almanya’nın yerli çiftçileri tarafından inşasına başlanan şapelin strüktürü ağaç gövdeleri ile oluşturulup, üzerlerine beton dökülerek hazırlanmış. Sonuç iç mekanda ışık ve akustikle büyüleyici bir etki, dış mekanda peyzajdan gücünü alarak yükseldiğini okutan bir mabettir.

imaj6Şimdi en başa dönüyorum. betonla ilk karşılaşmamdan bugüne geldiğimde, birikmiş anıların yer yer peyzajla kaplandığını ve belli belirsiz çizgilerin oluştuğunu görüyorum.

KAYNAKLAR

Karaçizmeli Enise Burcu, Gelenekselden Küresele Bahçe Tasarımı, İTÜ Fen Bilimleri Enstitüsü, İstanbul 2011.

Kienast Dieter, Kienast, Basel 2004.

Tschumi Christian, Mirei Shigemori, Rebel of the Garden, Basel 2007.

Zumthor Peter, Thinking Architecture, Basel 2010.

FOTOĞRAF VE AÇIKLAMALAR

İmaj 1: Bulanık Peyzaj, Yer: Belgrad Ormanları, Fotoğraf: Enise Burcu Derinboğaz

İmaj 2: Köprü, Yer: İsviçre Reuss Vadisi, Fotoğraf: Enise Burcu Derinboğaz

İmaj 3: Mirei Shigemori, Ryogi-an The Garden of Dragon, Fotoğraf kaynak: http://commons.wikimedia.org/wiki/File:Shigemori-Ryoginan.jpg

İmaj 4: Dieter Kienast’ın İsviçre Chur kentinde Fürstenwald Cemetery projesinden bir görüntü, Fotoğraf: Christian Vogt, kaynak: http://www.vogt-la.com/en/project/f%C3%BCrstenwald-cemetery

İmaj 5: İsviçre Graubünden’den Alpler manzarası, Fotoğraf: Enise Burcu Derinboğaz

İmaj 6: Peter Zumthor’un Almanya’daki Bruder Klaus Şapeli, Fotoğraf: Laura Bown. Kaynak: http://laurabown.prosite.com/44828/583194/photography/international-architecture

İmaj 7: İsviçre Altdorf’da bir duvar, Fotoğraf: Enise Burcu Derinboğaz

Reklamlar

kozmofol facebook`da

Posted in Kategorilenmemiş by enip on 08 Haz 2013

Burada paylastigim ve paylasmadiklarim icin böyle bir sey var artik:

https://www.facebook.com/kozmofol

işler

Posted in Kategorilenmemiş by enip on 21 Şub 2013

Portfolyomu online erisime actim. Yeni ve eski projelerin bir kismi bu adreste.

http://eniseburcu.com

fürst pückler, central park ve peyzajın ruhu

Posted in Kategorilenmemiş by enip on 17 Kas 2012

… alles ist anders als an anderen Orten.

Aklıma kazanmış birkaç peyzaj projesi var, bunlardan biri de Doğu Almanya’da Cottbus yakınlarındaki Muskauer Park. 2006’da Paskalya tatilinde ziyaret ettiğim çok yakın bir arkadaşımın ailesiyle, peyzaj mimarıyım diye elimden tutup götürdüğü bu parka tutkunluğumun iki sebebi var. Birincisi döneminin bahçe saplantılı zengini Fürst Pückler’in bataklık arazisine kurduğu dönümlerce arazide yarattığı vaha. Üç-beş değil yüzlerce ağacın çeşitli coğrafyalardan transplante edilerek yaratılmış, 19. yüzyılda Pückler için adeta bir oyun alanı olmuş, tüm servetini harcadığı bir park burası. Tarzı için eklektik denilebilir, içerideki yapay göletin ortasında iki piramit bile var, uzakdoğu esintilerini hiç saymıyorum, döneminin olmazsa olmazı. Tüm bu bileşenlerin rasgele serpildiği de düşünülmesin ağaçların boyutları konumları, yaratılacak etki ve görüntü gayet prezisyonlu bir biçimde Pückler tarafından hesaplanmış. Bugün parkın içinde bu bilgiler olmaksızın dolaştığında 200 yıl evvel, büyük inşaat başlamadan öncesini tahayyül etmek imkansız.

İkinci sebep ise daha güncel, parkın ziyaretçilere sunumuyla ilgili. Alanın girişinde, zamanında Pückler’in evi olarak kullanılmış yapı bugün müzeye dönüştürülmüş durumda. Bu tür alanlarda müzelere rastlamak çok ilginç değil ancak burayı özel kılan müzeden çok parkın tarihini ziyaretçilere aktaran reproduksiyonların niteliği. Parkın yapılışından, o dönemdeki yaşantıya ve Pückler’e de ait kesitleri içeren bu sunumlar yanlış hatırlamıyorsam Pückler’in gönül ilişkilerinden bile anektodlar içeriyordu. Yalnızca parkı anlatan bu küçük müze tarihi bir park için şimdiye kadar görmüş olduğum en çağdaş anlatım teknikleriyle kurulmuş, sadece gravürlerle planlarla değil, sesle, pek çok projeksiyonla bir yerleştirmede sunulan video ile, kolajla çok başka bir deneyim yakalanmış. Projeksiyonları bugün hala hatırlamamın sebebi de bu güçlü anlatım. Hepsi bir yana etkileyici olduğu kadar da eğlenceli olması tüm ziyaretçilerin bahçey ile tam olarak anlayamadıkları bir romantizmden öte bir bağ kurmalarını sağlıyor, tarihi bahçe ile aradaki yaş farkından değil doğru köprüleri kuramamaktan kaynaklı mesafeyi kaldırıyor.

Pückler Park’ı yeniden aklıma, XXI’in bu ayki sayısında Hülya’nın moderatörlüğünde Belkıs Uluoğlu, Aykut Köksal ve Mehmet Kütükçüoğlu ile mimarlık-yerin ruhu (genius logi) üzerine yapılan yuvarlak masa toplantısını okumamın ardından düştü. Mimarlık üzerinden bu tartışma yapıladursun peyzaj söz konusu olduğunda -kentsel ve kültürel peyzajı bir yana koyuyorum- bu tartışmadan çoğunlukla uzak kalıyoruz. Her gördüğümüz yeşili de Nuh tufanından beri orada büyüyegelmiş sanıyoruz. Bu derece kolay yok edebiliyor olmamızın da sebebine ulaşabilir bu yaklaşım.

 

To interfere as little as possible but on the other hand to increase and develop landscape effects

Öte yandan bu sıralar kulaktan dolma bilgilerle yarım yamalak aşina olduğum yayınları tarıyorum ve bir süredir de Delirius New York‘ta duraklıyorum. Koolhaas’ın zehir zemberek eleştirileri, geçen seneki New York gezimi de sindirmeme yardımcı oluyor. Yukarıdaki cümleler Manhattan’da tetris tamamlanmadan önce tarihin en büyük kentsel deneyini gerçekleştiren karar mercilerinin panik halinde bir park yapmaya karar vermelerinin ardından bir proje tanımı olarak beliriyor. Central Park, o ben de dahil hepimizin hayran olup tapındığı gridler arası dikdörtgen parka Koolhaas şöyle diyor:

 

Central Park is a synthetic Arcadian Carpet. A catalogue of Natural Elements.

yeni blog

Posted in Kategorilenmemiş by enip on 16 Kas 2012

Kozmofol’e kardeş geldi! ETH’da grup olarak yaptığımız işleri ve enstitüdeki gündelik haberleri bir blogda toparlıyorum. Haberler orada, sahne arkası ve eleştirileri yine burada olacak.

http://blogs.ethz.ch/girotmasla1213/

prenses diana anıtı ve kathryn gustafson

Posted in Kategorilenmemiş by enip on 21 Eki 2012

ETH’da ilk modülün sonuna gelmek üzereyiz ve üzerinde çalıştığım modelle maketi hayranı olduğum bir projeye bakarak çıkartıyorum. Kathryn Gustafson’un tasarladığı Prenses Diana Anıtı‘ndan söz ediyorum. Orada bulunup projeyi detaylarıyla yakından inceleyince insan ziyadesiyle etkileniyor. Amiyane tabirle lafı gediğine koyan bir iş. Prensesin paralı ama mutsuz, inişli çıkışlı hayatını anlatıyor ancak Dijana’s değil Enise’s Memorial olsaydı da ortaya çıkan iş bu derece anlamlı olurdu. Neticede kimsenin hayatı berikinden daha az hareketli değil. Naçizane düşüncem.

Proje 2004’te halka açılmış. Hava fotoğrafında görülen elips biçimli su hattı her biri CNC’de kesilmiş 545 parça granitten oluşuyor. Suyun akışına, hat boyunca değişerek devam eden çizgiler yön veriyor; bir noktada sessizce ince ince akarken başka bir noktada neredeyse gürlüyor.

Gustafson’un projelerinde rahatlıkla görünür bir imzası var. Çizgileri pek çok peyzaj mimarı gibi eğrisel olsa da onları farklı kılan bir de 3. boyutta hareketliliği var ki bunun sebebini biyografisini okudugumda anladım. Peyzaj mimarlığından önce moda tasarımı okumuş. Sık rastlanır bir kariyer olmasa da tıpkı moda tasarımındaki gibi renk, doku, hareketi gözetiyor. Bütün işlerinde büyük bir incelik- zerafet olduğunu düşünüyorum. Geçenlerde konferansını izlediğim Martha Schwartz’dan çok daha farklı Gustafson’un bıraktığı etki. Schwartz göze, Gustafson ruha hitap ediyor gibi. Peyzajı da tekstil gibi kullanıyor; öylesine işleyip dokuyor sanki.



Tagged with:

ETH ve peyzajın yeni halleri

Posted in Kategorilenmemiş by enip on 07 Eki 2012

Bu sene ETH Zürih’te peyzaj mimarlığında ileri araştırmalar adlı programdayım. Bölümde peyzaj mimarlığında modelleme ve yeni üretim teknikleri üzerine çalışılıyor. Son yıllarda peyzaj mimarlığı eğitiminde ETH’nın medya ve modelleme üzerine atılımlarıyla farklı bir kulvara geçmiş olduğunu söyleyebiliriz (reklam yapmış olmayayım). Bu gelmeden önceki gözlemimdi, 3 haftadır buradayım ve henüz eleştiri üretebilecek homur homur söylenecek kıvama gelemedim. Herşey fazlasıyla yeni, heyecanlı, çokça teknolojik. Modelleme bir yana peyzaj analizlerinde video kullanımıyla ilgili projeler ve stüdyolar yürütülmekte. Christoph Girot önderliğindeki bölümün sayfası ve benim de parçası olduğum MAS LA programının içeriği ilgilenenlere MAS LA.

özet

Posted in Kategorilenmemiş by enip on 16 Tem 2012

Sürekli gitmek istemek de, bir yerde, hiçbir yerde olmak istememek değil mi?

 

Tezer Özlü

“what lies beneath the surface”

Posted in Kategorilenmemiş by enip on 16 Oca 2012

Guy Sargent’ın muhteşem peyzaj fotoğrafları burada

beautiful distortion

Posted in Kategorilenmemiş by enip on 29 Kas 2011

Dianne Harris ve David L. Hays’in On the Use and Misuse of Historical Landscape Views adlı makalesinden

sedum burrito

Posted in Kategorilenmemiş by enip on 13 Şub 2011

Dünyanın en tombul sedumu Sedum burrito evimin salonunda. Mükemmel bir şey, bakıp bakıp gülüyoruz.

editörün kestiği

Posted in Kategorilenmemiş by enip on 17 Oca 2011

Radikal kitap ekinin son sayısında (15 Ocak) Zeynep Heyzen Ateş’in “Editörler kesip biçmeli mi?” başlıklı kısa bir yazısı vardı. Aynen paylaşıyorum.

Words Without Borders (Sınır Tanımayan Kelimeler) dünyada editörün işleviyle ilgili ilginç bir makale yayımlandı. Makale, her ülkede editörün işlevinin farklı olduğuna değiniyordu. “Bütün yazarların ortak bir özellikleri vardır: Hepsi paraya muhtaçtır.” Ama örneğin James Joyce, Sylvia Beach’e gittiğinde Beach’in ‘Ulyysess’i yeniden yazmasına -elden geçirmesine- ihtiyacı yoktu, kitabı düzeltme işini kendi de yapabilirdi. Joyce’un editörden beklediği kitabın satmasını sağlamasıydı. Oysa Random House gibi yayınevlerine baktığımızda –makaledeki örnek bu- editörlerin başlıca işlevinin yazarların kitaplarını ‘iyileştirmek’ olduğunu görüyoruz. Dijital çağla beraber hem yayınevinin hem editörün işlevi değişti, İngiltere ve Amerika gibi ülkeler editoryal işlerden çok pazarlama alanlarına ağırlık verirken, yazar-editör ilişkisi de biçim değiştirdi. Makaleye göre, örneğin, Yunanistan gibi ülkelerde editörler metni dokunmak adına çok az şey yapıyor, zaten yayınevlerinin bu tür bir işe ayıracak paraları yok. Editörün görevi ne öyleyse –kitabın raflarda yer bulmasını sağlamak. İspanyol editör Enrique Murillo ise İspanya’daki durumu şöyle özetlemiş: “Yazar tanrı muamelesi görürken imla türü düzeltmeler dışında yapıtına dokunmak zor. Editörler sosis fabrikasına giden domuzlar gibiler. Kötü kokuyorlar ama onlarsız malı üretmek imkansız.” Böylece ikinci bir soruna geliyoruz: Kendisi hiçbir şey yazmamış biri nasıl olur da birinin yapıtını elden geçirme hakkına sahip olur? İtalya ve Fransa gibi ülkelerde bu sorunun çoğunlukla yazarları editör yaparak (La Nouvelle Revu Française’in başına Andre Gide’in ve Einaudi’nin başına Italo Calvino’nun getirilmesi gibi) çözüldüğünü görüyoruz. Fransa’da örneğin ABD’deki gibi bir menajer sorunu yok, yazarlar ve editörler yakın olduklarından çoğunlukla işler doğrudan bağlantılarla yürüyor. Yine İtalya ve Fransa’da editörün bir işlevi daha var: Yazarları ve kitapları bir araya getirmek, yayınevine kazandırmak. Bu yüzden editörler yayınevi değiştirdiğinde yayınevinin kaderini de değiştirebiliyor.

Makalede ‘editör’ kelimesinin İtalyanca ‘redattore’den geldiği söylenmiş. Ama İngilizce’de redaktör denildiğinde çoğu zaman metni -bir anlamda ya da her anlamda- sansürden geçiren kişi anlaşılıyor. Editörün Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi böyle bir rol oynaması da mümkün elbette. İtalyan editör Alberto Rollo’ya göre İtalyan yazarlara editörün ‘sansürcü’ olmadığını öğreten ve yazarın yardım alabileceğinin altını çizen Umberto Eco olmuş. “Editörler ve yazarlar son yirmi yılda çok değişti” diyor Rollo. “Artık birlikte çalışmasını biliyorlar.” Ama Almanya ve Rusya’da durum farklı –editör pazarlamacı ve reklamcı olarak görülüyor. ABD’de bile editörlerden kurtulup pazarlamacılar tarafından bir araya getirilen okuyucu/test gruplarına yer verilmeye başlanmış.

Türk yazarları temsil eden Amy Spangler ise Türkiye’de editörlüğün geleceğinin parlak olduğunu söylemiş. “Okuyucular daha iyi kitaplar bekliyor, bu sayede yayınevleri editörleri işe almak, onlara daha fazla yetki tanımak zorunda. Yazarlarsa eleştiriye açık olmayı öğreniyorlar. İsterseniz buna iyimserlik deyin ama ben durumu böyle görüyorum.”