kozmofol

peyzaj mimarlığında teknoloji I

Posted in peyzaj mimarlığı, peyzaj teorisi, teknoloji by enip on 01 Eki 2013

Geçtiğimiz yıl boyunca kafa yorduğum meseleleri derlemenin vakti geldi. Her şey kabasaba bir soru ile başladı:

Peyzajın da teknolojisi mi olurmuş?

Olmalı. Rafine edilmiş haliyle şöyle soralım:

Hesaplamalı tasarımın mimarlığı kasıp kavurduğu günümüzde peyzaj mimarlığı meselenin neresinde duruyor? Dahası geçtiğimiz on yılda pratik-teorik arası paslaşmalarla olgunlaşan ve böylece kazandığı ivmeyle büyümeye devam eden mimarlığın bilgi havuzundan kendine nasıl pay çıkarıyor, bu bilgiyi nasıl özgünleştiriyor ya da özgünleştirebilir?

Bu sorular yeni nesil peyzaj mimarlarının arayışlarına katılmalı. Tek bir yanıtı olmasa da düşünürken bir rehber gibi tutunulması önem taşıyan, gelecek vaad eden bakış noktaları es geçilmemeli.

frames_00501-2

Numeric topography

Peyzaj mimarlığının mesleki tarihine, kullandığı araçlara göz atıldığında teknolojiyle haşır neşirliğinin göze çarptığı dönüm noktalarını coğrafi bilgi sistemlerinin (GIS) pratiğe dahil edildiği dönemde görmek mümkün ve bu araştırmaların temeli 70lere dayanıyor. GIS bugün çok büyük bir ilgi ve kullanım alanı bulamasa da peyzaj mimarlığının en faydalı, kullanıldığı takdirde en etkili aracı olmaya devam edecek. Buna ek olarak CAD sistemleri, CNC ve 3D print gibi projenin efektifliğini artıran hızlı sonuç veren üretim yöntemleri ya da Processing ve Rhinoscript, Phyton, Grasshopper gibi plug in ya da programlama dilleri bugün proje süreçlerine dahil edilebilecek yüzlerce yeni dilden sadece birkaçı.  En basite indirgendiğinde parametrik tasarımın birer kopyalarını tekrarlamak değil tasarım sürecini daha etkin kılmak, neden sonuç ilişkilerini daha hızlı kurmak hedeflenmeli. Bu yaklaşım temeli güçlü olmayan bir biçim sarhoşluğuna kapılmaktansa ilerleyen projelerde de üzerine koyarak büyüyecek bir bilgi havuzu oluşturmak açısından önemli. GIS dışında sözü geçen bu araçları yalnızca biçim üretici aracılar olarak görmek yetersiz bir bakış açısı olur. Öte yandan ancak ustasına sonsuz olanaklar sunan ve hergün bilgi dağarcığı büyüyen bu araçların proje süreçlerine nasıl, hangi evrede, ne yoğunlukta dahil edilebileceği bir soru işareti.

İlerleyen postlarda bu soru işaretini takiben söz konusu araçların peyzaj mimarlığı ile olası ilişkilerini düşünmeye devam edelim.

Reklamlar

park hakkı

Posted in park by enip on 23 Tem 2013

Bu yazı Arredamento Mimarlık Dergisi’nin Temmuz 2013 sayısında yayınlanmıştır.

 

“Bir yerleşme merkezinde halkın gezip hava alması için düzenlenmiş ağaçlı ve çiçekli büyük bahçe.” Türk Dil Kurumu’nun bu tanımı üzerine biraz düşünelim. Tanımda geçen halk, gezi, ağaçlar ve çiçekli bahçe bir parkın sahip olması beklenen unsurları. Ancak bazı eksikler var. Ağaçlar ve çiçekli bir bahçe bugünün parkını ve park kavramının 19. yüzyıldan taşıdığı kent hayatının iyileştiricisi olma rolünü ifade etmekte yetersiz kalıyor. Peyzaj terminolojisinde kavramın milli park, tema parkı, doğal park, kent parkı, bölge parkı, eğlence parkı gibi farklı içerik ve ölçeklerle ayrıştığını görüyoruz. Bu kategorilendirmenin nedenleri bir yana dursun, park kavramının gündelik kullanımı ironik bir çelişkiyle önümüzde duruyor. İroni, kavramın nitelediği iki ayrı mekanın sebepleri ve gerekliliklerinde gizli; açık yeşil parklara karşı araçların duraklama alanı olan parklar. Bu eşsesliliğin düşündürücü sonuçları var. Göstergelerin bir tarafında gezinti, dinlenme, kısaca kentin ve kentlinin sağlığı, diğer tarafta aracın bekleme hakkı yer alıyor. Öznesi insan ve araç olan bu parkların farkları tasarımın da sayesinde giderek inceliyor; parklar parklara dönüştürülüyor ya da birarada bulunuyorlar.
REBAR_park_gunu

Bu konuya ilişkin San Franciscolu sanat kolektifi REBAR 2005 yılında bir hareket başlattı. Araçların işgal ettiği ve aslında kamusal olan alanların, örneğin sokak ve caddelerin yeşil parklar olmasını hayal ettiler. Her sene bir gün Park Günü olarak kutladıkları etkinlikle bu alanları işgal ederek ya da bedelini ödeyerek geçici parklara dönüştürüyorlar. Araç işgaline karşı yaya işgali eylemine dayanan bu parklar mobil olabilirken bazen sadece saksı ve sandalyelerden oluşuyor. REBAR’ın Park Günü yeşil alan hakkını savunan pek çoğu gibi yaratıcı ve şiddetsiz bir eylem. Başladığı ilk günden bu yana kolektifin kendi kapasitesinden çıkıp nasıl yaygınlaştığını gözlemek yarattığı farkındalığı kavramak için yeterli. Başka bir örnek 2010 yılında Atina’da kamusal bir alanın otoparka dönüştürülme projesi üzerine yaşandı. Alanın otopark olmasına karşı çıkan semt sakinleri projenin duyulması üzerine mekanı sahiplendiler. Mimar ve tasarımcıların desteğiyle parkı kendi oluşturdukları karar mekanizması ile düzenlediler, etkinliklerle kullanımını aktif hale getirirken ortak bütçeleriyle yapısal müdahalelerde bulundular. Park bugün halen yarattığı kolektifin kararlarıyla yaşamaya devam ediyor.

Geniş bir tabana yayılmayı başarmış başka bir örnek Tokyo Piknik Kulübü. Kişi başına düşen yeşil alan oranı %20’lerin üzerinde olan muadilleri New York ve Londra’ya kıyasla Tokyo 5 metrekare ile oldukça gerilerde kalıyor. Kamusal alan hakkını ‘piknik hakkı’ olarak savunan Tokyo Piknik Kulübü kentin bu açık alan sıkıntısını dile getirirken konuya tasarım ve araştırmalarıyla çözümler üreten ve kent yönetimiyle doğrudan bağlantıda olan çeşitli alanlardan biraraya gelmiş bir uzman kadrodan oluşuyor. 2003’de yaptıkları Tokyo’nun kentsel açık alan sisteminin değerlendirmesi sonucunda var olan yeşil alanların kamusallığı konusunda kısıtlamalar olduğu saptanmış. Grup araştırmalarını etkinlikleriyle pekiştiriyor ve Tokyoluların açık alanlarına sahip çıkmaları için farkındalık yaratmayı hedefliyor.

tokyo_piknik

Bu ve benzeri pek çok örneğe rastlamak mümkün. Gezi Parkı ile başlayan ve İstanbul’daki öteki parklara yayılan hareket de kuşkusuz bunlardan biri artık. Peki nasıl oluyor da kent yönetimlerinin kararlarıyla korunmuş ya da yeşil alan olarak inşa edilmiş parklar bugün varlıklarını sürdürmek için kamunun direncine, hak arayışına ihtiyaç duyuyor? Bu sorunun yanıtını ararken parkın mirasını devraldığı bahçe kavramının da dönüşümünü anlamak önem taşıyor. Peyzaj tarihindeki yeri bahçelere kıyasla oldukça alçakgönüllü kalan park bugün savunulan ve sahiplenilen konumuyla gücün ve refahın simgesi olan bahçeden kopup geleceğini çiziyor.

 

Notlar

  1. Her yıl Eylül ayında düzenlenen Park(ing) Day adlı eylemi başka kentlerde de yaygınlaştırmak mümkün. http://parking.day sitesinde REBAR’ın uygulama için öngördüğü bir rehbere ulaşılabilir.
  2. Navarinou Park bugün kent sakinlerinin kontrolünde. http://parkingparko.espivblogs.net/
  3. 1802‘de Londra’da kurulan ve pikniği yaygınlaştıran Pic-Nic Club, 2002‘de kurulan Tokyo Piknik Kulübü’nün ilham kaynağı. http://www.picnicclub.org/

park, peyzaj ve peyzaj mimarlığının geleceği

Posted in konferans, peyzaj, peyzaj mimarlığı, peyzaj teorisi by enip on 07 Tem 2013

Türkiye sonuçlarını ancak uzun vadede anlayabileceğimiz hareketli bir dönemden geçiyor. Politik okumasını yapamam ama peyzaj ve kamusal alan konusunda sebep olacağı yapılanmaları ve bilinci tahmin etmek zor değil. Özellikle de Gezi Parkı olaylarının başladığı Mayıs sonundan bugüne kadar katedilmiş yol düşünüldüğünde. Demokratik hakları ve mücadelenin karşı çıktığı ve talep ettiği değişimi tek kalemde kazanmak mümkün değil. Kamusal alanın özellikle de parkın bu hakların savunusuna mekan olması kadar anlamlı bir durum olmadığını düşünüyorum. Bu alanları sade vatandaş olarak sahiplenip yaşattıkça gerek yerel yönetimin gerekse hükümetin benimsediği otokrasiyi uzun vadede devam ettirmesi mümkün olmayacak.

İstanbul’un park ve bahçeler müdürlüğüne teslim edilmiş çevre güzelleştirme çalışmaları bu olaylarla birlikte iyice göze batmaya başladı. Kenti boyama kitabı gibi kullanan, fuzuli çiçeklendirmeleriyle çevreci bir imaja bürünüp kredi toplayan park ve bahçeler müdürlüğünü bugüne kadar zevksiz, kitsch diye kabul edip umursamadık ancak bu metotla belediyenin nasıl kendini meşrulaştırdığını anlamak güç değil. Bugün yerel yönetimin göstericilere karşı diktiği ağaçlardan, kent ekolojisinin en zengin alanlarını yok etmesine karşılık onlarca yeşil kaportalı alan yaratmasını üstüne basa basa tekrar etmesi tesadüf değil. Bu hizmetlerin niteliğini anlamak ve siyasi bir görüşün de ötesinde eleştirebilmek için öncelikle bir çevre bilinci gerekiyor. Peyzaj mimarlığı açısından park ve bahçeler müdürlüğünün tekeline aldığı kent peyzajını aynı zamanda müthiş gereksiz harcamalarla savurduğu ve yararlı projelere aktarılabilecek önemli bir pay olan bütçesini nasıl başka kanallara yönlendirebiliriz hiçbir fikrim yok, bu anlamda sorgulamak ve sorgulatmak en iyi başlangıç olacaktır. Ama peyzaj mimarlığının geleceğinin de sadece refüjlere ne yazılıp ne yazılmayacağının kararında olmadığını bilmiyorum.

Haziran sonunda Hannover’de uzun süre eşine çok sık rastlanmayacak nitelikte bir konferans gerçekleşti. Thinking the Contemporary Landscape adı üstünde peyzajın çağdaş rolünü ve alacağı pozisyonu tartıştı. Bunu yaparken peyzaj mimarlığının ve eğitiminin yapılandırılması üzerine de çokça fikir paylaşıldı. James Corner, Charles Waldheim, Adriaan Geuze, Christophe Girot, Kathryn Gustafson, Turenscape hatta Saskia Sassen, David Leatherbarrow gibi peyzajla doğrudan alakalı olmayan -ki bu yaklaşımın meseleye katkısı tartışılmaz- sosyoloji ve mimarlık tarihi uzmanlarını da içeren tam bir starlar geçidiydi. Teorik ve pratik tartışmaların içiçe geçtiği tartışmalarda bugün aslında Türkiye’de içinden çıkamadığımız, belki de illaki bir çıkış gerektirmeyen, peyzaj kavramının anlamından ve kültürel farklarından, mesleğin sınırlarına dek pek çok konu konuşuldu. Kabaca bir karşılaştırmayla peyzaj mimarlığı gündeminin aslında kültürler ve ülkeler arasında çok da fazla değişmediğini söylemek mümkün. Elbette bambaşka dinamikler ve arayışları bir yana koyarsak mesleğin kendini yenileme yapılandırma çabası aynı.

Ben Türkiye’de 2003 yılında peyzaj mimarlığı okumaya başladığımdan beri mesleğin alacağı pozisyon, kendini nasıl yenileyeceği, çağa nasıl ayak uyduracağı ve rekabet edeceği üzerine süregiden tartışmaların içindeyim ve 10 yıldır somut bir adım görülmedi. Okumaya başlarken köklü geleneğine rağmen metodolojisi hala tartışılagelen bir kurumun içine girmek kafa karıştırıcı olsa da bugün bunu bir avantaj olarak görüyorum. Christophe Girot 70lerde peyzaj planlama okurken benzer tartışmaların olduğunu sık sık belirtir ve kendi pozisyonu sürekli eleştirerek yerini sorgulamasının peyzaj mimarlığının özü olduğunu yineler. O günden bugüne mesleğin kapsamı değişmedi ama genişledi. Konferansta vurgu artık peyzaj mimarlığının kentlerin iyileştirilmesinde, açık alan sistemlerinde nasıl etkin rol oynayacağında değil, örneğin sel yönetiminde, ulaşım başta olmak üzere altyapı projelerinde, değiştirilen coğrafi sınırların ve topografyaların yönetiminde nasıl yer alacağıydı. Peyzaj mimarlığı ve planlaması arasındaki çizginin giderek inceldiğini büyük ölçek alanların planlamasında oynadığı rolün önemi ortaya çıktı. Öte yandan mimarlıktan çok mühendisliğin meslek sınırları içinde çok iyi anlaşılması gerektiğinin sürdürülebilir ve çözüm üretebilir altyapılandırmalarn geliştirilmesinde ne derece mühim olduğu önemli başlıklardan biriydi.

Bu açıdan ekolojinin, ekosistemler bütünlüğünün ya da peyzaj şehirciliği gibi kentleşmede doğal sistemlerin feyz alınmasını savunan görüşlerin rafa kalkmasa bile bir kenara konulduğunu belirtmeliyim. Daha doğrusu bazı konularda mutabık olunmuş, dolayısıyla yeşil sistemlerin, sürdürülebilirliğin hem ekonomik hem çevresel boyutlarının yıllardır konuşulagelen tekrarlarına kimse başvurmadı. İçeriğin ve meslek sınırlarının yanısıra teknoloji ve peyzaj mimarlığı konusu da çokça tartışıldı. Hem pratikte hem eğitimde kullanımları, esasında 60larda GIS’in kurulmasıyla başlayan teknik donanımlanmanın bugüne kadar geçirdiği dönüşümden, plan, kesit, kolaj, video gibi ifade araçlarının yeterliliği üzerine çokça konuşuldu. Ve elbette bugün mimarlığın ajandası olan parametrisizim in yansımaları ve potansiyelleri üzerinde duruldu.

Çok önemli saptamalar var hepsini bir seferde sığdırmak doğru olmaz. Özetle peyzaj mimarlığının geleceğinde doğaya ve çevreye karşı sarhoş bir romantiklikle her yeri yeşil gören, ağaçlarla dansettiği bir sahne olmayacak. Ya da böyle bir sahnede biz olmayacağız. Yapılı çevre sorunlarına çözümler üretirken; doğal sistemlerin prensiplerinden ve ekolojinin öğretilerinden uzaklaşmadan, ama aynı zamanda yalnızca bunlara da sığınmadan analitik çözümler üretmeli peyzaj mimarı. Peyzaj, evet parka çiçeklerle döşenen yazının fontundan sorumlu olabilir. Bu utanç kaynağını görmezden gelip dünya konjönktürünü takipe çalışmak kibirli ve çaresiz bir tutum da olabilir. Ve bu şartlar altında yapacağımız teorik tartışmaları pratikte hiçbir yere koyamayız. Ancak birini değiştirmeye çalışırken ötekini unutmak da soruna çağdaş yaklaşımların önünü tıkayacaktır. Bu açıdan bakınca önümüzdeki dönemde Türkiye’de peyzaj mimarları agresifleşmeden ve içinden çıkamadığı sorularda boğulmadan yeni adımlar atmalı, meselelere getireceği yaratıcı çözümlerle kendini yenilemeli, alanını kendi yaratmalı.

kozmofol facebook`da

Posted in Kategorilenmemiş by enip on 08 Haz 2013

Burada paylastigim ve paylasmadiklarim icin böyle bir sey var artik:

https://www.facebook.com/kozmofol

16. yüzyıl Istanbul peyzajı

Posted in harita, istanbul, minyatür, peyzaj by enip on 19 May 2013

Matrakçı Nasuh’un harita-resimleri hem şehircilik hem de peyzaj açısından bize önemli ipuçları veriyor, kuşkusuz. Örneğin İstanbul’un aşağıda görülen ilk görsel kaydının detaylarını inceledikçe peyzaj kararlarının sosyopolitik sebepleri görünmeye başlıyor.

Minyatürlerle ilgili çözümleme yapılan pek çok değerli çalışma var ve bunlarda genellikle mimari doku tespit ediliyor. Sanat tarihçisi Mine Çağlar’dan edindiğim bilgiler dahilinde bu resimde; Topkapı Sarayı, Ayasofya, At meydanı, İbrahim Paşa Sarayı, Bedesten (Kapalı Çarşı içindeki eski bedesten), Beyazıt Camii, Eski Saray, Bozdoğan Kemerleri, Fatih Camii ve surları açık olarak seçebiliyoruz.

istanbul_matrakci

Öte yandan peyzaj ve kent arası ilişkinin detaylandırılmış olduğu sanat tarihi çalışmalarına çok rastlanmıyor. Benim bu noktada kentsel peyzaj açısından yakaladığım birkaç ipucu var. Öncelikle merkezde Haliç’i görüyoruz öyle ki nehrin iki yakasındaki duvarlar birbirlerine ters yönde resmedilmiş. Galata bölgesi nehirdeki gemilerle birlikte aynı yönde konumlandırılmış ve muhtemelen Tarihi Yarımada’dan Galata’ya doğru bakıyoruz. Haliç’te tershanelerden Boğaz’a doğru ilerleyen gemiler, Boğaz’ın hemen başladığı yerde konumlanan Tophane ve şehrin sınırlarını keskin biçimde çizen duvarlar dönemin güvenlik koşullarının şehrin en önemli meselesi, aynı zamanda yerleşimin ve büyümenin en belirleyici ölçütü olduğunu hatırlatıyor bize. Böylece şehrin sık dokusu ve onu çevreleyen peyzajın kent dışına itilmişliği biraz daha anlaşılır oluyor.

Tarihi Yarımada’da mimari doku oldukça sıkı. Yukarıda da ismi geçen önemli yapıların alçakgönüllü bahçeleri dışında gözümüze çarpan belirgin ve sürekli bir peyzaj dokusu yok. Galata’nın yerleşim dokusu tarihi yarımada’ya kıyasla daha gevşek. Duvarın hemen ardından başlayan peyzajın içinde serpilmiş türbeler göze çarpıyor. Cupressus ve yanılmıyorsam şayet Hibiscus bitkisel dokunun öne çıkan türleri. Peyzaj ve kent iki ayrı yapı bu düzende. Bir bakıma bugün kentleşme teorilerinde peyzajın yerleşim dokularının içinde; belli bir dengeyi, sosyal ilişkileri ve sağlıklı bir çevreyi gözeterek yer almasını savunan duruşun esamesi okunmuyor. Kentin sorunları ve sosyal ilişkilerin, toplumun ihtiyaçları bambaşka. Kaldı ki hiç atlanmaması gereken başka bir nokta da peyzajın bir kavram olarak henüz daha doğmamış olması 16. yüzyılda. Yanlızca Osmanlı’da değil Avrupa’da da. İnsanın doğa ile ilişkisine peyzajın henüz daha girmediği zamanlar.

miyashita park ve parkın kamusallığı

Posted in kamusal alan, park, proje, tokyo by enip on 17 May 2013

Kimlerle aynı şehri soluduğumuzu unuttuğumuzda, birbirimize tolerans gösterebilmemiz için takatımız da kalmayacak. Parklar bu biraradalığın inşa edildiği, güncellendiği yerler. En azından öyle olmalılar.

Atelier BowWow geçtiğimiz hafta bir konferans verdi. BowWow’un esasında ‘havhav’ olduğunu belirteyim. Geçtiğimiz onyılda uluslararası arenada öne çıkan Japon mimarlık pratiklerinden biri BowWow ve de Japon mimarlığının modernizmi olan Metabolizm’in de çocukları. Metabolizm’i geniş zamanda irdelemeli ancak bu akımın Asya’daki ilk avangart hareket olduğunu ve savaş sonrası dönemde toplumu bağlayıcı bir gelecek vizyonuna dönüşerek, mimarlığın sınırlarını aşan bir kültür inşası haline geldiğini not düşeyim.

Atelier BowWow’un mimarlık pozisyonunun güncel ürünlerinden biri olan Miyashita Park‘ın proje süreci ve kamusal alana yaklaşımı beni özellikle heyecanlandırdı bu konferansta. Miyashita Park Tokyo’nun kalbi Shibuya’da var olan bir otoparkın üst kotunda; vaktinde de yeşil alan olarak tasarlanmış bir açık alan. Benim de 10 yıl öncesinden hatırladığım kadarıyla, 1 metrekare yeşilin bile gözden sakınıldığı şehirde kimseye cazip gelmeyen, hatta Hanami* zamanı bile rağbet görmeyen ender yeşil alanlardan biriydi.

2

BowWow’un konferansta anlattığı üzere; bu alanın yenilenmesine karar veren yerel yönetim proje için Nike’ın sponsorluğunu da beraberinde kabul ediyor ve süreç başlıyor. BowWow da projenin tasarımını üstleniyor. Mevcut parkın kent hayatının tercih edilir bir çekim noktası olmamasının sebebi Tokyo’nun evsizlerinin burayı ev edinmiş olması. Tokyo’daki büyük evsiz nüfusun bir kısmı nehir kenarında belirli bölgelerde kümelenmiş kendi barınaklarında yaşar. Bu alanlar şüphesiz yerel yönetimin keskin gözlerinin üstünde olduğu ancak hala kentin ta içinde olan alanlar. Alanı yenilerken ana kararlardan biri olarak evsizlere yeni bir yer ayrılmasında uzlaşılmış. Kentin çeperinde değil parkın tam da yanında. Böylece yeni alana istediklerinde dahil olabilirken barınaklarından da edilmemiş olmuşlar. Park açılalı 2 sene olmuş ve projenin bu sosyal boyutunun reklam ya da imaj aklama değil gerçekten hayata geçirilmiş olduğunu ve modelin işlediğini de fotoğraflarla gördük.

3

Nike’ın temsil ettiği sermayenin bu kamusal alan yenileme projesinin sponsoru olması kamuoyunda yankı bulmuş ve sürecin başından itibaren protestolara sahne olmuş Miyashita Park. Kamuoyunun çok haklı tansiyonunu çeşitli sunuşlarla ve proje açıklamaları ile destekli bir ikna süreci düşürmüş. Burda projenin bir tür şeffaflığı gözettiğini de anlıyoruz.

Öte yandan BowWow’un park için önerdiği yeni programda kullanıcıda çeşitlilik isteyen etkinlikler var. Tırmanma duvarı, kaykay parkı ve parklarda çok rastlamadığımız dans okulunu da bu küçük alana dahil etmişler. Bu noktada Nike’ın parmağını görmek çok zor değil. Alt kotla ilişki güçlendirilmiş, park daha davetkar bir hale getirilmiş. Bu stratejik kararlardan sonrası da tasarım.

Bu ölçeği ve kar amacı küçük proje çok çok önemli bir dönüşüm modeli. Öyle ki içinde arsız küresel sermayenin sözde kültür destekçisi temsilcisini de, toplumun marjinallerini de, yerel yönetimi de kapsıyor. Bu zor modeli üstün bir beceriyle oturtan da mimar. Bu da BowWow farkı.

Sözün özü şu; dönüşümün pozitif çıktıları da olabiliyor. Biraradalık tüm bu projelerin en mühim ve sağlanması en zor dengesi. Üstelik çoğu zaman tasarımcının hükmünün dışında kalıyor. Yine de bir hali mümkün.

 

*Hanami: Hanami (çiçek izleme) Japonya’da muazzam erik ağaçlarının (sakura) çiçeklenmeye başlamasıyla resmen baharın gelmesinin kutlandığı dönem. Yılın bu zamanı herkes parklara akın eder.

peyzaj nedir bahce nedir?

Posted in bahçe, peyzaj, peyzaj mimarlığı, peyzaj teorisi, söyleşi by enip on 14 May 2013

Gürsoy Ercan ile Emlak Dunyasi Dergisi icin yaptigimiz roportaj.

Gürsoy Ercan: Peyzaj nedir tam olarak? Neden hep olduğundan farklı anlaşılır?

Enise Burcu Karacizmeli: Olduğundan farklı anlaşıldığı konusunda çok haklısın. Türkçede kullandığımız peyzaj kökeni Fransızcaya dayanan bir kelime. Pays ve age olarak iki ayrı kökten oluşan bileşik bir sözcük. Ben Fransızca bilmesem de, Almanca ve İngilizce örneklerinde de benzer bileşik yapıyla karsılaştığımız için kelimenin görüşe, araziye, toprak parçasına referans verdiğini biliyorum. Türkçe karşılığının kafalarda net bir anlam uyandırmamasını da bu ithalat, köken sorununa bağlıyorum. Kelime olarak ilk kullanımına Avrupa`da 18. yüzyılda resim sanatında rastlıyoruz. Dönemin yerleşim alanları ve doğayla iliksilerini, kırsaldaki hikayeleri tasvir eden resimlere peyzaj resmi deniyor. Türkçedeki ilk kullanımını da 20. yüzyıl basında Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Mecmuası`nda görüyoruz zaten.

Bu anlam bulanıklığını kısaca bu köken sorunuyla açıklayabilirim. Profesyonel olarak peyzajın bugünkü anlamı; insanin algılayabildiği ve estetik ya da işlevsel olan açık alanlar olarak özetlenebilir. Peyzajın genellikle karıştırıldığı doğa kavramından ayrıldığı nokta da tam olarak bu estetik ve fonksiyon meselesi. Peyzaj mimarlığı ise tüm bu acık alanların planlamasını ve tasarımını üstlenmiş olan meslek disiplini. Peyzajın bugün kentsel peyzaj, kültürel peyzaj, kırsal peyzaj, doğal peyzaj gibi alt kategorilerini de görüyoruz meslek alanı dahilinde. Ve bunların her biri de farklı işlevleri ve kullanımları içeriyor. Bahçeler konusuna gelince suna açıklık getirmek gerek. Bahçe kavramı peyzaja kıyasla çok daha eski ve köklü. Antik dönemden itibaren bu alanların kültürel, özellikle de dini anlamlarıyla ön plana çıktığını görüyoruz kaynaklardan. Bugün peyzaj diye adlandırdığımız alanlar ölçek olarak bahçelerin boyutlarının çok çok üstüne çıkabiliyor. Bu yüzden içinde bahçeleri ve öteki kentsel açık alan sistemlerini de içeren, kapsamı anlam ve boyut olarak bahçeden çok daha büyük bir terim olarak kullanılıyor. Bu ilişkiyi düşününce de bahçeler için peyzajın ve peyzaj mimarlığının yapıtaşı diyebilirim kabaca.

GE: 10 metrekare bahçem var diyelim. Ne yapabilirim? Çözüm önerilerin neler?

EBK: 10 metrekarelik bir bahçede mevsimlik çiçekler, çalılar, yer örtücüler gibi bitkilerle ve doğal taslarla hem kullanımı kolaylaştıracak hem de görsel açıdan konfor sağlayacak bir düzenleme yapılabilir. Bu büyüklükte bir alanda küçük çapta bir sebze üretimi yapmak da mümkün. Bunun için önce toprağın ıslah edilmesini öneririm. Çapalama, havalandırma ve gübreleme daha verimli bir toprak için izlenmesi gereken işlemler. Havalandırma bahara doğru, gübreleme ise sonbaharda yapılır. Bunları göz önünde bulundurmak önemli. Yetiştirilebilecek sebzeler arasında marul, maydanoz, nane, soğan aklıma ilk gelenler. Toprak derinliğine bağlı olarak farklı sebzeler de yetiştirilebilir tabii ki. Gerekli derinliğin sağlanamadığı alanlarda saksı tarzında kaplar da kullanılabilir. Meyve ağaçları içinse nispeten daha geniş alanlara ihtiyaç var.

GE: Kişiye özel tasarımlar yapılıyor mu? Bu anlamda yardımcı olan kim var Türkiye’de? 

EBK: Evet, kişiye özel tasarımlar yapılıyor. Türkiye’de bu konuyla ilgilenen pek çok peyzaj mimarlığı ofisi var. Peyzaj mimarları kullanıcının isteklerini ve mekanın koşullarını, mimari sınırlamaları ve fırsatları göz önünde bulundurarak çözümler önerirler. İyi ve sürdürülebilir bir bahçe için bitkilendirmeyle birlikte düşünülmesi gereken, örneğin, sulama, aydınlatma gibi teknik uygulamalar var. Bu yüzden peyzaj mimarları hizmet verirken tasarımlarını mühendislik çözümleriyle birlikte sunarlar.

GE: Senin sevdigin bahceler hangileri Türkiye´de?

EBK: Türkiye`de farkında olunmayan köklü bir bahçe kültürünün olduğunu söylemeliyim. Bahçe deyince akla ilk Osmanlı döneminden kalma saray bahçeleri geliyor. 19. yüzyılda batılılaşma etkisinde yapılmış çok değerli alanlar bunlar. Bahçeler bakıma, ilgi alakaya her daim muhtaç olduklarından bozulmaya hatta yok olmaya çok elverişli mekanlar. Saraylar bahçeleriyle bütün olduğu için bu örnekler günümüze ulaşmış en belirgin tarihi bahçe örnekleri. Bahçeler de ayni mimari ve sanat gibi dönemlerinin hakim sosyal ve kültürel koşullarından etkilendiği için farklı stiller ortaya çıkmıştır. Osmanlı saray bahçelerinin stillerinden söz etmek gerekirse Barok ve natüralist akımların görünür olduğunu görüyoruz. Batılılaşma öncesi Osmanlı bahçeleri hakkında ise ne yazık ki yalnızca gezginlerden, ressamlardan kalan yazılı ve görsel kaynaklardan bilgi edinebiliyoruz. Görülmesi gerektiğini düşündüğüm bahçeler olarak aklıma gelenler Istanbul`da Yıldız Parkı, Beylerbeyi ve Dolmabahçe saraylarının bahçeleri, Ihlamur Kasrı`nın bahçesi gibi tarihi örnekler. Sabancı Müzesi`nin bahçesini çok beğeniyorum. Peyzaj tasarımı çok özenle yapılmış ve muazzam fıstık çamlarını ve teraslarını mutlaka görmek gerek. Şifalı bitkilerle ilgilenenlere Zeytinburnu tıbbi bitkiler bahçesini öneririm. Baltalimanı’ndaki Japon bahçesi ise Uzakdoğu kültürüne merak duyanlar için ilginç olabilir. Bahçeköy`de Atatürk Arberetum’unu bitkilerle ilgilenenler kesinlikle görmeli; her zaman rastlanılmayan özgün türler var ve ayni zamanda da bilgilendirici. Son olarak da Büyükada`daki evlerin bahçelerini söyleyebilirim. Bu özel alanlara giriş yapmak mümkün değil ama baharda Adalar Müzesi`nin düzenlediği bahçe turlarında gezme şansı yakalanabiliyor.

max ernst´in peyzajları: düş ve teknik

Posted in peyzaj, peyzaj teorisi, resim by enip on 31 Mar 2013

Max Ernst, Dada ile karşı sanat olarak başlattığı arayışlarına ve dönemin hakim gerçekçi düşünce üretimine külliyen karşı tavrına, Köln’den Paris’e taşınıp Sürrealistler’e katılması ile yeni bir boyut ekler. Sürrealistler Andre Breton’un öncülüğünde nispeten dile ve edebiyata eğilim gösterirken Max Ernst’in katılımı sürrealizmin resme de açılmasına önayak olur.

landscape-with-wheatgerm-1936

Sanat tarihi ile birlikte psikoloji ve felsefe eğitimi alan Max Ernst resim yapmaya sosyal bilimler eğitimini, akımları ve kavramları takip ederek başlar. Babasının amatör bir ressam olması sebebiyle resimle ilişiği vardır. 20’lerde Sürrealistlere katıldığında resim tekniğinin dümenini bilinç-bilinçdışı yönüne sabitler. Sürrealistlerin denedikleri farklı yöntemler bu eksende resimde yeni keşiflere olanak tanır. Dilde kullandıkları automatizm i sürrealist ressamlar farklı şekillerde test eder ve ortaya pek çok teknik koyarlar. Bugün mimari anlatım tekniklerinde, özellikle de peyzajda neredeyse bir klasik olmuş kolajın temellerini de Ernst ve sürrealist ressamların işlerinde bulmak mümkün. Farklı bağlamları biraraya getirerek yeni bağlamlar yaratmanın ardında da bilincin manipulasyonu ve bilinçdışının kışkırtılması yatıyor.

Bugün biz de kolajı bir anlatım tekniği olarak projelerin düşlediğimiz hallerini anlatmak için kullanıyoruz. Bir tezahürü ötekine aktarmak için farklı bağlamları kesip başka bir düzlemde biraraya getiriyor; bunu bir çerçeve dahilinde ve çoğunlukla altlığını oluşturduğumuz bir tasarımın üzerine iliştiriyoruz. 3 boyutlu anlatım ve dijital üretim teknikleri ne kadar gelişmis olsa da kolajın “son makyaj-dokunuş” olarak güvenilir pozisyonu proje sürecinde değişmiyor. Çünkü bu ileri yöntemler akılda kalıcı imgeler yaratmak konusunda tek başlarına hünerli değil. Dolayısıyla da projeyi ortaya koyarken kişisel iletişim kurmak konusunda yetersizler. İnsan zihninin henüz bu üretime gösterecegi duyusal refleksleri oluşturmamış olması da bir sebep. Bu konuyu kesinlikle bilişsel psikoloji uzerinden okumak gerek. Biz bu aşamada kolajı nerde ve neden kullandığımızı bilelim.

ambiguous-figures-1-copper-plate-1-zinc-plate-1-rubber-cloth

Anlatım tekniği olarak kolaj başka bir başlık olmalı ancak bu denemenin niyeti Max Ernst`in kolajları değil aksine kolajdan sonra çalışma yöntemine dahil ettiği frottage, grattage ve baskı tekniği yani decalcomania ve tüm bunlarla yarattığı düş peyzajları. Max Ernst`e olan ilgim beni Viyana`daki ilk retrospektif sergisine sürükledi. Retrospektifteki yöntembilimsel yaklaşım sayesinde ressamın ilgi alanları ve yaşamındaki karşılaşmalardan ortaya nasıl arayışlar çıktığını, aynı zamanda bu arayışların izinde kendi tekniğinin-tekniklerinin nasıl evrildiğini görme fırsatım oldu. Botanik, antropoloji, astroloji gibi bilim dallarına dalışı Ernst`in işlerinde kendini bir bir belli ederken benim özel olarak peyzajlarına, doğaüstü doğa tasvirlerine takılmam tamamiyle mesleki deformasyon. Yine de Max Ernst’in fantastik peyzajlarına takılıp kalmak için peyzaj mimarı olmak gerekmiyor. Klasik Batı resminin, romantiklerin doğa anlatılarının aksine Max Ernst`in peyzajlarını tüm gerçeküstücülüğüyle daha “gerçek” bulmamın sebebi nedir? Örneğin 1927’de ürettiği bir dizi orman resmi tüm karanlık atmosferiyle bana doğanın o hiç de rafine olmayan sert ve ürkütücü yapısını; estetik değil yüce (sublime), romantik degil vahşi boyutunu hatırlatıyor. Bu resim serisinde kullandığı teknik grattage.

Forest, Birds and Sun

Forest, Birds, and Sun

Kolajlarını takip eden dönemde denediği frottage temel olarak belli bir yüzeyin üzerine yerleştirilen kağıt ya da kanvasın üzerine yüzeyin dokusunu işlemeye dayanıyor. Grattage da bu tekniğin bir devamı. Altlık olarak kereste, tel ya da cam kullanmış. Bu altlığın üzerine farklı katmanlarla çizimler üretmiş ki bu dili orman temalı resim dizisinde görmek mümkün.

Öte yandan decalcomania ise Max Ernst’in 1930’ların sonuna doğru tanıştığı bir yöntem. Ancak Sürrealistler arasında ilk olarak Oscar Dominguez tarafından kullanılmış. Burda ise kanvas bir altlık olmaksızın boyanıyor. Ardından renk üzerine kağıt ya da cam ile uygulanan işlem yoğun ve rastlantısal dokuları beraberinde getiriyor. Bu ham altlık resmin ilk katmanı oluşturmakla birlikte ressamın düş peyzajının da kapısını aralıyor. Böylece yepyeni bir süreç başlıyor.

max-ernst-die-versuchung

Temptation of St. Anthony

MAXERNST_europe_after_rain

Europe After Rain

JOY_LIVG

The Joy of Life

Kolay anlaşılır olan tek bir şey var o da tüm bu düş zenginliğinin salt rastlantısallığa tabi olmadığı. Bu noktada ilk dönem işlerinde de görülen bilimsel araştırmaları anlamak mümkün. Erken dönem kolajlarını oluştururken incelediği araştırmalardan biri olan, İskoç doğabilimci James Bell Pettigrew’in 1908 baskılı Design in Nature adlı kitabın izleri resim dilinde hep görünür olmuş. Bu kitaptaki doğal sistemler analizleri aşağıdaki videoda izlenebilir.

Peyzajı anlamak için yalnızca doğayı nesneleştiren bilimlere değil, aksine tekrar tekrar sanata bakmanın önemini hatırlatıyor bana Max Ernst’in peyzajları. Tabii bir de peyzajın kendisinin başlı başına bir düş olduğunu.

Max Ernst Retrospective, ALBERTINA MUSEUM

Surrealist Teknikler

Max Ernst`in teknikleri

Decolcomania

taksim gezi parkı’na methiye

Posted in kamusal alan, kentsel mekan by enip on 24 Mar 2013

Taksim Gezi Parkı Derneği adlı bir dernek kurulmuş, tiyatrocular, sanatçılar, kültür endüstrimizin önemli isimleri destek veriyor. Taksim Gezi Parkı’nı yıkmayın diyorlar; ağaçları kesmeyin; parkın yerine inşa edilecek, şu an uygulaması çizilen, sonunda kuşkusuz bir ucube olacak ve en fazla 5 yıl sonra da hepimiz tarafından kullanılarak bu aksiyonu unutturacak heyulayı yapmayın diyorlar. Geç kalmış bir romantizm. Benim ilgilendiğim konu ise bir park için geç de olsa böylesine geniş tabanlı ve üstelik de çok başlı bir hareketin Türkiye’de ilk olup olmadığı (aklıma bir tek Kuzguncuk Bostanı geliyor). Ve hemen ardından keşke diyorum keşke bu hareketi yalnızca Taksim Gezi Parkı’na adamasalardı. Çünkü Taksim Gezi Parkı bir kamusal açık alan olarak, bir kent peyzajı olarak Türkiye’de yaşanan kaybın ne ilki ne de sonu. Yalnızca görünürlüğü itibariyle bazı akılların uyanmasına sebep oldu.

Gezi Parkı benim 7 sene okuduğum okulumun dibi. Her gün yanından geçtiğim ve okuduğum sırada peyzaj mimarlığı derslerine ne enine ne de boyuna konu olmuş, yani büyük başarısızlığı yalnızca kent “aktivistlerinin” değil kente soru soran mimarların da görmezden geldiği bir hayalet parktı. Tüm zorlamalara rağmen hala da öyle. Yalnız gündem yüzünden biraz daha agresif. 2007’de Difüzyon aktifken bu alana dikkat çekecek, kullanımını ve potansiyellerini hatırlatacak etkinlikler düzenlemeyi tartışıyorduk ki Herkes için Mimarlık ekibinin geçen sene yaptığı Gezi Parkı Şenlikleri’ne azcık benzer planlardı. Fikir sonunda olgunlaşamayıp rafa kalkmıştı ama bu görünmez parkın niteliği aynı kaldı. Bizim çıkış noktamız bugünkünün aksine parkın bir sermaye saldırısına uğrama olasılığı değil insanların parklarda yatıp yuvarlanmayı unutmuş oldukları gibi bu parkın da onları beklediğini hatırlatmaktı. Ancak bu zeminde kamusal alanı yaşatabileceğimiz ve daha fazlasını kent yönetiminden talep edebileceğimiz bir kullanım hacmi oluşturabilecektik. Bu sebeple bugün 1 seneyi aşkındır süregiden tartışmalara hala baktığımda Taksim Gezi Parkı’nı ancak bir detay olarak görüyorum. Bu dernekler kuruluşlar kaybettiğimiz alanları değil, kaybettiğimiz gözümüzün önündekini görebilme yetisini yeniden kazandırmalılar. Açık alan şenlikleri hep sürmeli, ama yanlızca Taksim’de, Haydarpaşa’da değil. Politik bir hamlenin hedefi olmadıkça aklımıza gelmeyen başka onlarca alan var. Buralara zaman varken kafa yormalıyız.

Özetle şu an var olan ve artacağını umduğum taban hareketlerinin vizyonu, kent yönetiminin tecavüzüne maruz kalan alanlarla sınırlı kalmamalı. Bunu önerirken bir tür pasif direnişten söz etmiyorum. Malesef bu alanlar için mücadele etmek zorundayız Türkiye’de. Peki ama neden? Meselenin özünü kamusal kültür ekseninde ele almalı, dahası aktivizmin enerjisini daha geniş bir alana aktarmalıyız. Biz hangi kamusallıklara tabiyiz? En kamusal bildiğimiz alanların kamusu kim? Bu iki sorunun yanıtlarında ortaklıklar var mı? Özetle ne Taksim Gezi Parkı Derneği‘nin ne de Herkes için Mimarlık platformunun çabaları, şayet bu ekseni uzun vadede ele almıyorlarsa dişe dokunur olmayacaktır. Ancak bu hareketi yaygınlaştırırlarsa İstanbul’daki geleceğimize biraz umut bağlamanın vaktidir.

Bu iki gruba destek vermek için

Taksim Gezi Parkı Derneği

Herkes için Mimarlık

peyzaj mimarlığının yolu

Posted in peyzaj teorisi by enip on 24 Mar 2013

Türkiye’de peyzaj mimarlığının tartıştığı ve tartışmanın ilerlememesinden kaynaklı içinde sıkışıp kaldığı yegane konu teori sorunu. Bu sorunun kapladığı alan öyle büyük ki meseleyi nereden çekersen çek o alanın dışına çıkılamıyor. Neredeyse bir yoyo gibi görüyorum bu durumu. Uzayıp açılsa da kısalıp yine olduğu yere dönüyor. İpini bir türlü koparamıyor.

Bu durumda mesele içeriden çözülemiyorsa dışına açılmalı diye düşünüyorum. Bir adım geriye çekilip mesafeden bakmak; gerekirse sormaya yeniden başlamak ki bu bile şimdikinden daha zor olmayacaktır. Bu yöntemin ilk bakışta böylesi bir sorunu daha da karmaşıklaştırılacağı akla gelse de sistemli bir yönlenimle başta sorulan soruya tekrar dönülebilecektir. Henüz “peyzaj nedir” e bile net, dolaysız, kafa karıştırmayan bir yanıt bulamıyoruz. Yoksa bulabiliyor muyuz? “Peyzaj çok yönlü bir kavram, hepsi ama hiçbiri ya da tek cümleyle açıklanamayacak kadar geniş” ve benzeri benim de zaman zaman saklandığım yuvarlak yanıtlar malesef içeriği zenginleştirmiyor. Ne kavramın çok katmanlılığını vurguluyor, ne de hakim anlam karmaşasını pekiştirmekten başka bir işe yarıyor.

Peyzaja şu aşamada mimarlık, tasarım, sanat demekten geri duruyorum çünkü bu tamlamaların hiçbiri Türkiye ölçeğinde yerini bulamıyor. Sebebi peyzajın kendisinin mesnetsiz duruşu. Bunun temelini etimoloji, semantik ve kültürel araştırmalara girişerek ve gerekirse yeni bir formül üreterek güçlendirebileceğini çok önce yazdım. Kavrayıştaki bu doldurulamaz boşluklar kavramın bir türlü konseptler matrisimize yerleşememesine sebep oluyor. Dolayısıyla peyzaj ilişkili olduğu meselelerin yanında bile duramıyor. Kavranamayıp yerleştirilemediği için de dışlanıyor. Burada peyzaj mimarlığının kompleksinden söz ettiğim anlaşılmasın ki bu başka bir konu.

Peyzaj mimarlığının teorisini peyzaj mimarlığı teorisiyle aydınlatamadığımıza göre bu tıkanmışlığa çare olarak peyzajla kesişen kavramların ve mecraların basit okumalarına güveniyorum.

peyzajın eğrisi doğrusu

Posted in peyzaj by enip on 04 Mar 2013

Christophe Girot´nun peyzaj tasarımına sorgusuz sualsiz eğrilerle girişen mimarlık öğrencilerine sorduğu tek bir soru var:

Eğrisel çizginin lineer olana göre daha doğal – doğaya yakın olduğunu düşünmene sebep nedir?

Soruya cevap vermek  çok kolay değil. Özellikle de eğrisel formlar doğaya; çizgiseller mimariye referans verir gibi bir önkabul katmerlenmişse. Yalnızca mimarlar değil peyzaj mimarları da tasarım dillerini bu denklemde bilinçli ya da bilinçsizce temellendirirken tuzağa düşüyor. Tasarıma dayanak olacaksa eğer peyzaj ve doğa arasındaki ilişkinin yeniden ve tekrar tekrar ele alınması gerekliliğini ihmal ediyorlar. Dahası bunu yaparak kavramsal tutumlarına yüzeylerde gezinmekten başka şans bırakmamış oluyorlar. Yoksa olmayacak şey degil.

Doğa kavramından peyzaj kavramının doğuşu yahut kopuşu nedenini nasılını ihmal ettiğimiz başka bir önkabul. Peyzaj kavramının resim sanatıyla lügata girdiğini bilmek yetmiyor. Neden bu resimlere doğa resmi denmediğine, doğanın hangi kısmına ya da çesidine peyzaj dendiğine cevap verilmeli. Bu soru en çok es geçilen ama en mühim bilgiyi de içinde saklayan soru. Öyle ki varsa bir yanıtı, yanıtın kendisinden bile önemli.

Doğadan esinlenmek icin yalnızca bitkilerin zihinde kazılı görünen biçimlerine, renklerine, suya, taşa, toprağa en bariz imgeleriyle yaklaşmak bir duruş olabilir. Ama muhtemelen doğada bunun biraz daha fazlası var. Daha yakından bakmak ta bu fazlayı görmenin formülü. Fraktalleri, tekrarları, birbirini tamamlayan doğruları görmek kolay olmasa da yaratıcı bir yorumlamanın ancak bu derinlikte bir bakıştan türeyebileceğine şüphem yok. Bir esin ya da bilgi arıyorsa eğer bunu bir aşama ileri taşımalı doğaya sıkı sıkıya tutunmuş peyzaj mimarı.

tokyo ga

Posted in film, kentsel mekan, tokyo by enip on 22 Şub 2013

Japonlarin takintili tutkularina her konuda rastlamak mumkun. Kendilerinin olmayan geleneklere bile sahibini kiskandiracak denli tutunabilen bir kultur mevcut Japonya’nin en disa donuk, en gorunur merkezlerinde. Asiriliklari ve bu uc kosullarin koklu kulturleriyle olusturdugu buyuk tezat kilometreler otesinden Dogu Asya’ya mini cussesiyle meydan okuyan bir cekim noktasi haline getiriyor Japonya’yi. Bu cekim alaninin arkasindaki buyuk travmayi okumak, isteyene pek de zor degil. Wim Wenders’in 80’li yillarda cektigi Tokyo Ga adli belgesel bu durumu resmeden en guclu batili ornek olsa gerek. Tokyo Ga Wenders’in hayrani odugu Ozu’nun pesinden, onun evi, sahnesi, yasaminin ta kendisi olan Tokyo’ya gitmesinin hikayesi. Guzel olan ise belgesel filmin Tokyo’da sekillenmesi, ongoruldugunden baska boyutlara kayabilmesi. Ozu halen ana karakterken Wenders’in gozu Tokyo’nun nitelik acisindan yer yer Vegas’i aratmayan sentetik dokusuna kayiyor. Nedenlerini sorarken yeniden Ozu’ya baglaniyor, sonra yeniden Tokyo’ya ve tekrar Ozu’ya. Bu tur bir mekik filmi dokurken Tokyo’nun bosluksuz kent peyzajina bakiyor.

tokyo-ga-10