kozmofol

öğrenilmiş doğallık üzerine

Posted in Kategorilenmemiş by enip on 01 Eki 2020

Meles Doğal Yaşam Koridoru yarışmasında 1.lik ödülü kazanan projenin manifestosu.

Kendi Suyunu Yok Etmiş Bir Kentin Yeniden Bulma Denemesi

Meles bir kültür mirası. İzmir’in geçmişini, endüstrisini, çelişkilerini, hayallerini, hatalarını, geleceğe dair umutlarını taşıyan, İzmir’i İzmir yapan tüm doğal ve kültürel gerçekliğini yansıtan bir doğal ve kültürel miras. Kurduğumuz medeniyetlerin tüm niyet ve kusurlarını kesit kesit gösteren yarı ölü bir kent peyzajı.

Öğrenilmiş Doğallık Üzerine

Kanallaştırma hareketi endüstri devriminin akarsular üzerindeki en belirgin en tekrar eden mühendislik becerisi. Bu mühendislik çözümleri yalnızca Türkiye’de değil tüm dünyada suyun hakkını gasp etmiş, canlı varlığını yok etmiş, bağlı olduğu havza yapısını büyük ölçüde kangren etmiştir. Doğa bilimlerinin, çevre hareketinin ve bilimin işbirliğiyle gezegenimize bakma biçimimizin pratik anlamda dönüşmeye başlaması, akarsuların canlılığını ancak 90’lardan bu yana yeniden düşünmeye başladı. Bunu takiben Tuna’dan Isar’a, Ren nehrine dek pek çok nehir uzun yıllara dayanan stratejik planlama, fonlama ve tasarım eşliğinde yarı doğal karakterlere bürünmeye başladı. Akarsu restorasyonlarının günümüzdeki çağdaş örnekleri, bugün geçirdikleri dönüşümü ve bu dönüşümün bilimsel altyapısını belli etmeyecek kadar yaşamın, doğalarının birer parçası. Meles kapsamında önerdiğimiz öğrenilmiş doğallık doğa-insan hata-telafi üzerine bugüne özgü bir denklem.

Makro yerine Mikro Dönüşüm Üzerine

Planlama dönüşüyor. Kurduğumuz yapıları yeniden, sıfırdan ve tüm kusurları silecek şekilde baştan inşaa etmemiz koşullar sağlandığı takdirde mümkün. Ancak gerçek ihtiyacımız bu mu? Her yeniden yapılanma, her yeniden inşaa bir öncekini, eklemlenip yerleştiği dokuyu siliyor. İnsan, doğa her koşula uyum sağlıyor. Hafıza katman katman derinleşmeye devam ediyor. Bu kentsel okumada altyapıdan, ulaşımdan kanala insan tahakkümünün tüm unsurları yapılı çevremizin yaşayan bir parçası oluyor. Bu anlamda insanın gezegenine yeni bakma biçimi, tüm kusurlarını affeden, doğanın yenileme kapasitesinin insanın iznine ihtiyacı olmadığını bilen bir bilinci taşımalı. Akıllıca çözümlerin zaman, mantık, bütçe ve doğal sistemlerin işleyişini bilerek stratejik hareketlerde gizli olduğuna inanıyoruz. Mikro dönüşümden kastımız, 2020lerin gerçekliğinden İzmir’e limanıyla, otoyoluyla, kanalı ve Halkapınar gölü gibi kayıplarıyla dürüstçe bakmak. Bu anlamda kanal kesitlerinden deltaya, dönüşüm alanlarından yeniden işlevlendirmeye günümüz gerçekliği ve becerisiyle bakan çok disiplinli bir okumayı, fikir projesinin tüm esnekliğini kullanarak temellendirmek projemizin ana fikri. 

Dirençlilik Üzerine

Herşeyi baştan yeniden yapma, doğallaştırma gibi büyük müdahalelerle insanın gücünü başka bir cephede ortaya koyma çabası, bir asır önceki yöntemlerden farklı sayılabilir mi? Kendi sınırlarını öğrenmiş, doğayı asla kontrol edemeyeceği gerçeği bugünün en önemli bilgisi değil mi? Dirençlilik bu anlamda doğa bilimleri ve mekan pratiklerini kapsayan tüm ilgili disiplinlerin kendini ve eylemini ortaya koyduğu pratiklerin geldiği en üst seviye olamaz mı? MELES Doğal Yaşam Koridoru tümden değiştirmek yerine anlamayı, kolaylaştırıcı olmayı, Yer’in parçası olmayı, çevreyi dirençli kılmayı, kamunun ekolojik bilincini bilgiyi anlaşılır kılarak yaygınlaştırmayı benimser. Kentleşme ile yok olan yaşam ağını, yapısal/doğal peyzajların kendini bulma çabasını okuyarak toparlanmasına aracı olur. Aynı şekilde kurduğu kenti ve toplumu olduğu haliyle kabullenmek ve yerelliğinin büyümesine, kendinden öğrenerek çoğalmasına izin verir. Dirençlilik ve Ekoloji kavramlarına, gerçek dışı bir romantizme kapılan büyük müdahaleler yerine, kent, toplum özelinde ortak yaşam ihtimallerimizi bugüne özgü şekilde anlamaya çalışarak bakar ve akışı kolaylaştırır.

Suyun Niyetini Takip Etmek ve Sedimenti okumak Üzerine 

Kanala alınmış yarı ölü bir dere, hala akıyor. Taşıdığı tatlı suyu, alüvyonu, algi, atığı, çırpınan su ekosistemi, katlanılmaz kokusu içerisinde akmaya devam ediyor. Yine de toprakla, yeraltı suyuyla ilişki kurmaya çalışıyor. Beton kanal üzerinde biriken sediment (tortu) adacıkları ve üzerindeki yeşeren bitki toplulukları adeta akarsuyun doğal haline dönmek için sergilediği tavrın net bir yansıması. Teknik olarak derenin kendi akış dinamiğini kanal içinde yeniden nasıl kurduğunu, kurabileceğini söylüyor. 

Bu sebeple iz bıraktığı yerler, Meles’in akmak ve çoğalmak istediği noktaları ifade ediyor. Projenin temel yaklaşımı mikro müdahaleler bu noktaları merkezine alıyor, Meles için önerilen Meles Doğal Yaşam Koridoru’nu küçük ölçekli müdaheleler ile başlatmanın ilk stratejik hareketini imliyor. Hayatın gerçeği şu; büyük değişimler küçük adımlarla başlıyor. Doğal Yaşam Koridoru Meles’i bir peyzaj alt yapısı olarak yeniden canlı kılmayı, sosyal ve fiziksel olarak yaşatmayı hedefliyor.

Projeyi gerçekleştiren ekibin listesi

  • Enise Burcu Derinboğaz – Ekip Temsilcisi – Peyzaj Y. Mimarı
  • Birge Yıldırım Okta – Doç. Dr. Y. Mimar
  • Burak Arifoğlu – Mimar
  • İzel Beşikçi – Kentsel Tasarım Uzmanı, Peyzaj Mimarı
  • Kerem Arslanlı – Doç. Dr. Y. Şehir Plancısı

Danışmanlar

  • Alper Derinboğaz – Y. Mimar
  • Gürkan Okta – Mimar
  • Itri Levent Erkol – Su Ürünleri Y. Mühendisi
  • Oral Yağcı – Doç. Dr. İnşaat Mühendisi
  • Osman Uzun – Prof. Dr. Peyzaj Mimarı

Yardımcılar

  • Akın Ertürk – Mimar
  • Asena Sonbay – Öğrenci (Peyzaj Mimarlığı)
  • Aslıhan Şişli – Peyzaj Mimarı
  • Ece Yakupoğlu – Peyzaj Mimarı
  • Işınsu Sopaoğlu – Mimar
  • Maral Taşçılar – Mimar
  • Mehmet Yalçın Demircan – Mimar
  • Talha Karaçizmeli – Öğrenci (Mimarlık)

VBenzeri röportajı

Posted in ekoloji, praxis, söyleşi by enip on 24 May 2020

biyoçeşitlilik üzerine ekolojik hikayeler

Posted in araştırma, ekoloji, praxis by enip on 24 Mar 2020

Bu yazı Arredamento Mimarlık Dergisi 2019 Ocak sayısında yayınlanmıştır.

‘’Evren hikayelerden oluşur, atomlardan değil.’’

Muriel Rukeyser

Evrenin atomlardan değil hikayelerden oluştuğu iddiasına inanır mıyız? Amerikalı şair Muriel Rukeyser’in bu bilimi çürüten cümlesinde, iki kanlı savaş görmüş ömrünü ve dünyayı anlamlandırma çabasını görebilirsek belki. Yaşamı anlamlı kılma çabasının türümüze en büyük katkısı bilimi ve teknolojiyi geliştirme becerisi olsa da, insanın yaşamı hikaye ile anlama/anlatma ihtiyacı sabit kalmıştır. İnsan bu anlatım, aktarım ve soyutlama etkinliği sayesinde, bilgiyi sentezleme ve çoğaltabilme için ihtiyacı olan hayalgücüne sahip kalabilmiştir. Atom ve hikayeler arasındaki ilişki de bu açıdan bakıldığında anlam taşır.

Hücreler, proteinler, populasyonlar ya da ekosistemlerden oluşan geniş çalışma alanıyla biyolojinin ve ölçeği biyolojiden çok farklı olan mimarlığın ‘bilgiyi hikayelerle işleme’ etkinliğinde ortak bir tavra sahip olduğu düşünülebilir. Hikayelerde anlatılan mekanları gerçekleştirmeye, ya da tam tersi gerçekleştirdiğimiz mekanları hikayeye dönüştürme edimi kendiliğinden oluşur. Bu anlamda mekan pratiklerini kurgusu, karakterleri, ritmi olan bir hikayeden, her seferinde farklı okunan, bambaşka detayları ortaya çıkan özgün anlatılardan ayrı bir yere koymakta zorlanırız. Öte yandan yaşamı anlamlı kılmak için düşünür ve üretiriz, yaşamak için ise barınmak zorundayız. Gezegenemizin geldiği son noktada ise, burada barınabilmek için kendi türümüz haricinde kalan zekayı çözmek ve ona göre bir yaşamı mümkün kılmak zorundayız. Biyolojiye olan hayati ihtiyacımıza, mimarlık ve hikaye ile kurdukları üçgene bir de bu açıdan bakalım.

Bu hipotetik düşünme, üçgen, bu yazının anlatmayı amaçladığı tasarım yaklaşımının ve örneklemlerinin  de özü. Takip eden başlıklar bu yaklaşımı açıklamayı hedefliyor. Ağırlıklı olarak ekoloji tabanlı araştırmaları açık alan tasarımının odağına koyarken, aktörüyle, geleceğe dair hayali ve bunu mümkün kılan teknolojisiyle oluşturmak istediğimiz ekolojik hikayelerin başvurduğu temaları konu ediniyor. Ve atomlarla hikayelerin iç içe geçtiği bir evren hayal ediyor.

1- BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİK ÜZERİNE

DOĞANIN İCADI, ALEXANDER VON HUMBOLDT’UN MİRASI

Prusyalı doğa kaşifi Alexander von Humboldt’un 19. yüzyılda, kendi seyahatlerinde edindiği gözlemlerle tariflediği ‘evrene bütüncül yaklaşımı’ bugün ekoloji biliminin temel savının referans noktasını oluşturur. Humboldt’un bilim tarihindeki yeri yalnızca ekolojiye verdiği yön ile değil, modern coğrafya, kartografi, biyoloji ve botanik bilimine katkıları bağlamında da eşsizdir. Darwin ve ekolojiyi bir kavram olarak ortaya ilk atan zoolog Ernst Heackel’in fikirlerine Humboldt’un ilham kaynağı olduğu bilinmektedir. Humboldt dünya üzerindeki canlı sistemlerinin birbirleri ile etkileşimlerini yalnızca sayısal olarak ortaya koymaz, aynı zamanda Antik Yunan filozoflarına ve sıklıkla sanata özellikle de edebiyata başvurarak iddiası olan bütüncül yaklaşımı kuvvetlendirir. Teorilerinin ve üretimlerinin aldığı lirik hal de bu düşünce derinliğine dayanır. Yakın dostlukları bilinen Friedrich Schiller ve Goethe ile bulunduğu paylaşımlarının Humboldt’un doğayı anlatım gücündeki etkisi büyüktür. Naturgemaelde de bu etkinin ürünü olarak ortaya çıkar. Görsel iletişim yönü çok kuvvetli olan bu eserlerin doğayı teknik bir çerçeveden sunarak sayısallaştırdığını, bu anlamda da ilk olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Humboldt bugün ekosistemlerin bir bütün olduğu ve birbirlerini etkilediği fikrini, seyahatleri boyunca gerçekleştirdiği sıcaklık ölçümleri ile belgeler. Amerika Kıtası’nda yaptığı gezilerde edindiği, kereste elde etmek için ağaç kesimlerinin ve ormanların yok oluşunun sel felaketleri gibi doğal yıkımlara, ısı değişikliklerine yol açacağı fikri bu gözlem ve ölçümlere dayanır. Humboldt coğrafi keşiflerle birlikte dünyanın sınırlarının keşfedilmesiyle ölçek algısının bütünüyle değiştiği; evrendeki tüm sistemlerin birbirini etkilediği kabulünün temellerini iki yüzyıl önce atmıştır. Bu yaklaşım, bugün tartışılamaz olarak kabul ettiğimiz dünyamız için tür çeşitliliğin ve korunması gerekliğinin de nirengi noktasıdır.

DOĞA AHLAKININ TEMELLERİ VE TOPRAK ETİĞİ

Humboldt’u takiben biyoloji ve coğrafya, botanik ve ekoloji bilimlerinin hızla gelişme kaydetmiştir. Öte yandan bilim dünyasındaki gelişmelere bağlı olarak endüstri devriminin çevre üzerindeki tahribatı artmaya ve sonuçları ölçülebilir olmaya başlar. Çevre problemlerine dair bir farkındalık oluşurken önlemlerinin de tartışılmaya başlandığı dönemdir bu. Koruma yönetmeliklerinin geliştirilmeye başlanmıştır, yaban hayatını koruma meselesi de gündemdedir artık. Bu kavrayış çerçevesinde Doğa’nın bir koruma konusu olması ve bu kapsamda ahlaki sorumluluk çerçevesi oluşturulması Aldo Leopold gibi öncülerin sayesinde mümkün olur. Toprak Etiği Leopold’un toprağın kendi başına değerli olduğunu savunan teorisidir. Toprağın karmaşıklığını vurgular ve bu karmaşıklığa yapılan insan müdahalesinin doğanın dengesini bozduğunu anlatır. Herşeyden önce toprağa bir mülk olarak değil bir “topluluk” olarak bakılması gerektiğini vurgular.

Temelleri Humboldt’a dayanan ve ekosistemlerin bir aradayken güçlü olduğu kavrayışı, Leopold’un oluşturduğu etik çerçeve ile birleşimi bugün nicelik ve nitelik olarak bilgisine hakim olduğumuz Doğa’yı korumayı şart kılan gerçekliği hazırlar. Doğayı koruma fikri en başta yaban hayatını ve doğal varlıkları korumayı öngörür. Bu kapsam çevre sorunlarının ekolojik deşifreleri, bilimsel araştırma ve tespitler sayesinde mümkün olur. Humboldt ve Leopold’dan çok daha sonra literatüre giren Biyoçeşitlilik kavramı da bu çözümlemelerin bir sonucudur. Koruma biyologu Thomas E. Lovejoy 1980 yılında, bundan 38 yıl önce, bilim dünyasına biyoçeşitliliği sunduğunda ekolojik sistemlerin insan medeniyeti üzerindeki önemi kısmen biliniyordu. Lovejoy takip eden yıllarda taşma sınırı, yeniden ağaçlandırma (ormanlaştırma) ve sulak alanların korunması gibi ekosistem restorasyonlarının küresel ısınmayı durdurmak adına önemini vurguladı.

Biyolojik çeşitlilik, özetle, canlılar arasındaki farklılıkları, çeşitliliği ve birbirleriyle olan ilişkileri ifade eder. Yaşam için uygun şartların oluştuğu kara ve deniz gibi alanlarda, bitkiler, hayvanlar, mikroorganizmalar arasındaki ilişkiyi ve zenginliği temel alır. Türler birbirlerinin korunmasını ve gelişmesini sağlar. Bu çeşitlilik dış etkenlere göre şekillenir, coğrafi ya da antropolojik ya da diğer biyolojik etkenlere göre yön alır. Koruma biyologları Biyoçeşitliği, tür çeşitliliği, genetik çeşitlilik ve ekosistem çeşitliliği olarak üç başlıkta detaylandırır. Bu üç unsur sayesinde beslenme, rekabet, gelişim, hareket, yerel dağılım, enerji akımı, madde dolaşımı gibi ekolojik süreçlerin de çeşitlendiği ve güçlendiğini görülmektedir. Bu açıdan bakıldığında dördüncü bir başlık olarak ekolojik işlevlerin çeşitliliği bir unsur olarak kabul edilir ve ilk üç temel öğeye ait çeşitliliklerin bir sonucudur. Edward O Wilson’un da vurguladığı gibi Biyolojik çeşitlilik tanıdığımız dünyayı korumanın anahtarıdır. Bir türü ortadan kaldırırsanız başka bir tür yerini almak için çoğalır. Birçok türü ortadan kaldırırsanız yerel ekosistemin sonu başlar. Doğanın işleyişini güçlendiren ve bir arada tutan bütüncül gücün biyoçeşitlilik olduğu bugün artık kabul edilmiştir.

Biyoçeşitlilik ve ekosistem sürekliliği bugün ekoloji tabanlı kentsel tasarımın, yapıyı yaşanabilir bir çevrede var etmeyi hedefleyen planlamanın önceliğini teşkil ediyor. Bu kapsamda oluşturulmak istenen süreklilik ve çeşitlilik canlı varlıklarını yakından tanımayı ve davranış biçimlerini anlamayı gerektiriyor. Geçtiğimiz yüzyılın biyoloji alanındaki keşiflerinin bir de bu boyutu var. Bitkilerin topluluk olarak davranışlarını, kendi aralarındaki sosyal ilişkilerini odak alan araştırmalar bu tanışıklığı farklı bir boyuta taşıyor.

2- BİTKİLERİN GİZLİ/SOSYAL YAŞAMI

Bitkiler mi bizim için var, biz mi bitkiler için?

Bu soru bize oksijen üretmek, havayı filtrelemek, daha da önemlisi besin sağlamak gibi temel ihtiyaçlarımızı karşılamak için varlık gösterdiğini düşündüğümüz bitkilere başka bir gerçeklik ve zaman çerçevesinden bakabilmemiz için. Araştırmacı yazar Micheal Pollan insanoğlunun doğadaki konumunu farklı bir perspektiften değerlendirdiği Arzunun Botaniği kitabında bu düşünceyi temel alır. İnsanın doğadaki rolünü büyüttüğümüzü, dahası kendi yararına yaptığını düşündüğü etkinliklerin doğa için yalnızca tesadüflerden ibaret olduğunu iddia ediyor bu kurgusunda.

Pollan’ın hikayesi, insan ve bitki arasındaki ilişkinin iki tarafın da birbirlerinden faydalandıkları karşılıklı bir oyun olduğu fikri üzerine kurulu. Örneğin arıyı bal yapmak için nektar ve polen topladığı için özne, özünü topladığı çiçeği ise nesne olarak görme eğilimini gösteririz. Bu düşüncede çiçek, bal için, arı balı yapmak için, bal ise bizim afiyetle yiyebilmemiz için vardır. Fakat gerçek şu ki çiçek arıyı, polenini çiçekten çiçeğe taşıması için kullanır. Pollan’a göre bitkiler çiçeklerin arıyı kullanması gibi, bizi de aynı şekilde kullanıyor olabilir.

Öte yandan bilim dünyasında, bu hikayedeki sarsıcı fikri destekleyen, bitki zekasına ilişkin yeni çalışmalar da hız kazanıyor. Bitki nörobilimi ve bitki sosyolojisi alanları bitkilerin bireysel ve toplumsal hareketlerini bir mantık temeline oturtma amacını taşıyor. Örneğin bitki nörobilimcisi Stefanı Mancuso laboratuvar ortamında yaptığı deneylerle, bitkilerin bilgi alışverişi yapabiliyor, en dipteki köklerden en tepedeki yaprağa kadar her türlü bilgiyi kaydedip aktarabiliyor olduğunu gösteriyor. Bu sav aynı zamanda kendi türünden olanlarla yabancıları ayırabildiklerini, tuzak kurarak avlanabildiklerini, iklim geçişlerine, kuraklığa ya da aşırı yağmurlara karşı tedbir alabildiklerini de iddia ediyor. Diğer bitkilerle hatta bazı hayvanlarla iletişim ağı kuranlar ya da kendilerini korumak ve otçullardan sakınmak için, başka canlılardan yardım alanlar, üremek için işbirliği geliştiren türler de var.

Bitkilerin iletişim kurabilen, sosyal yaşantıya sahip, karşılaştıkları sorunlara çözümler üreten duyarlı organizmalar olduğu fikri yüzyıllar içinde zaman zaman kendini göstermiştir. Evrimsel süreçlerinde, farklı iklim koşullarına ya da çevresel etkilere karşı gelmiş olmaları, dahası çoğalma, korunma, beslenme gibi adapte olma becerileri onlarda zekâ olduğunu düşünmemize neden oluyor. Bitkinin daha iyi suya, topraktaki minerallere ve güneş ışığına ulaşmak için gösterdiği esnek davranış biçimleri de bu tezi güçlendiriyor.

Ortaya atılan bu fikirler, bitkiler ile ilgili sahip olduğumuz genel kanının uzağında olsa da, toplumsal ilişkiler anlamında bitkilerin de insan ırkına benzediğini düşündürüyor. Konuyu mekan pratiklerine ve tasarımına bağlamaya çalıştığımızda ise bizi beklenmedik bir gerçek bekliyor. Özellikle de açık alanla ilgilenen mekan pratikleri için ekoloji tabanlı bir tasarımdan söz etmek daha karmaşık bir hal alıyor. Bitkilerin bizim için var olduğu bir dünya anlayışısında tasarımın kalıpları belirliyken, tersi bir kavrayışta pek çok soru yanıtsız kalıyor.

3- BİR YÖNTEM OLARAK EKOLOJİK RESTORASYON

‘Hala bizi kuşatan harikulade yaşam çeşitliliğini yeniden dokuyarak, onarım çağını başlatmaktan daha heyecan verici bir amaç olamaz.’

Edward O. Wilson

Humboldt’un, bilim insanları ve yazarlar, şairler, ressamlar üzerindeki etkisi 1859’daki ölümünden sonra da devam etti. Bunlardan birisi de zoolog Ernst Haeckel idi. Humboldt’un ‘karmaşık ve karşılıklı ilişkilerden oluşan birleşik bir bütün’ düşüncesini baz alan yaklaşımına Haeckel bir isim verdi. Ekoloji olarak telaffuz ettiği bu düşünce sistemi bugün yeryüzünü tariflerken en çok başvurduğumuz ve ahlaki bir sorumluluk hissettiren kavramlardan biri.

Ekolojinin son 50 yılda hız kazanan çalışmaları, artan çevre sorunları, doğal afetler karşısında insanlığın çaresizliği ve küresel ısınma gerçeğiyle birleştiğinde planlama ve mimarlık disiplinlerinin bu konuda tavır alması bir ihtiyaç halini aldı. Yaşam alanlarımızı ve kurduğumuz sistemlerin yol açtığı tahribatı bu kapsamda yeniden düşünmek çeşitli yöntemler geliştirilmesinin önünü açtı. Biyolojiden öğrenen mimarlığın ve planlamanın iyileştirme gücü keşfedildikçe mekan pratikleri bu konuda farklı motivasyonlar geliştirmeye başladı. Ekosistem tahribatına karşın stratejileri içeren çalışma alanı olan Ekolojik Restorasyon bu zincirin uzantısı oldu ve 20. yüzyıl sonlarında planlama ve mimarlık disiplinlerine angaje oldu.

Restorasyonu eski yapıların ya da eserlerin aslına sadık kalarak, onu bozmadan onarılması işlemi için kullanıldığını düşünecek olursak ekolojik restorasyonu aynı hedefleri güden, fakat yapı yerine çok daha büyük ölçekli coğrafya parçalarına odaklanan bir çalışma alanı olarak görebiliriz. Bu çalışmanın hedefi ömrünü tamamlamış bir maden ocağı olabilir, metan gazı yüzünden tehlike teşkil eden çöplük alanı olabilir, ya da tarım ilaçları yüzünden tüm canlı varlığını yitirmiş bir sulak olan olabilir. Tüm bunların dışında kentin ortasında çok fazla müdahale görmüş tanımsız bir boşluk da olabilir. Bir yapının aslına sadık kalınarak onarılmaya çalışılması gibi, yıpranmış ya da bozulmuş bir doğa parçasını da bu şekilde yeniden aslına, ya da benzerine döndürmenin teknikleri var. Bu anlamda beraber çalışan farklı disiplinlere ait yöntemler belli bir kurguda kullanılıyor. En basit istatistik yöntemlerinden karmaşık sınıflandırma yöntemlerine; basit ilişkilendirme yöntemlerinden çoklu karmaşık modelleme tekniklerine kadar bir çok farklı araştırma ve değerlendirme yöntemi kullanılıyor.

Bu hedefler çerçevesinde çalışmaların kağıt üzerinde iyi bir tasarım olmaktan çok canlı varlığı, zaman, değişim ve olasılıklarla ilgili kaygıları taşıyor olduğunu öngörebiliriz. Asgari olarak 20-50 yıl aralığında oluşturulan stratejiler oluşturmak ve bunun mümkün kılan fiziki koşulları sağlamak Ekolojik restorasyon çalışmalarının ön koşulunu oluşturuyor. Altüst olan dengeleri yeniden tasarlamak, flora ve faunada yok olmuş türleri tespit edip geri gelmelerini sağlayacak çekim stratejilerini belirlemek, populasyon ekolojilerini anlamak ve süreçleri tasarlayarak aşamaları takip etmek gerekiyor. Bu karmaşıklığın içinden çıkabilmek de tasarım ve mühendisliğin bir araya geldiği çalışma yöntemlerini zorunlu kılıyor. Öte yandan kamu yararı amacıyla hayata geçirilen bir projenin ‘restorasyon’ olarak nitelendirilebilmesi için, belli bir hat boyunca ekosistem gelişmesini başlatması ve daha sonra çok az insan müdahalesiyle, hatta hiç insan eli değmeden bunu izleyen gelişmelere yönlendirecek otojenik (kendi içinde başlayan) süreçlere izin vermesi gerekiyor.

4- HİKAYE ODAKLI EKOLOJİLER

Son olarak bu bölümde biyoçeşitlilik, habitat restorasyonu, süksesyon ve doğal sistemlerle tasarım prensiplerine dayanan, bunu da hikayeler ile birleştiren bir dizi tasarım projesine yer vermek istiyoruz. Praxis Landscape bünyesinde gerçekleştirilen bu çalışmalar biyoloji-mimarlık-hikaye üçgenine örnek teşkil ediyor. Biyoçeşitlilik Üzerine Ekolojik Hikayeler olarak nitelediğimiz bu yaklaşım ekolojiye ve sağladığı sosyal/sayısal bilgi dağarcığına başvururken; mekansal kurguları kimi zaman büyülü gerçekçiliğe yakın bir tavra kimi zamansa teknolojiyi ve geleceği odağına alan bir yörüngeye sabitliyor.

 

PARK NEBULA

Anahtar kavramlar: Fitoremediasyon, çevre kirliliği, kamu bilinci, aydınlatma

Lüleburgaz’ın da bir parçası olduğu Ergene Havzası, sanayinin, kentleşmenin ve tarımın sebep olduğu çevre kirliliği sebebiyle yaşamsal bir tehlike ile karşı karşıya bugün. Bu gerçekle yüzleşmek için hava, su ve toprak kirliliğine önce engel olmak, ardından iyileştirici çözümler üretmek gerekmektedir. Teknik çözümler kadar, kamu bilincinin de bu süreçte büyük bir payı olduğu gerçeğini baz alan bir park fikri olan Park Nebula, çevre kirliliğini görünür kılarken mevcut peyzajı iyileştirici bir dizi stratejiyi temel almaktadır.

Proje alanı olan Tosbağa Dere Ergene Nehri’nin bir uzantısı olarak havzanın geniş su ağının bir parçasıdır. Kuzeyindeki sanayi bölgesi ve Ergene Nehri arasında bir ‘filtre’ gibi çalışan kanalın eski hali olan Tosbağa Dere’nin doğal izi parka hayat veren yeni iyileştirici peyzajı, yani Nebula’yı oluşturur. Önerilen program ve rekreasyon alanları Nebula’nın içinde veya verilen arazi sınırları içinde yer almaktadır.

Nebula içerisinde su, hava ve toprak için önerilen temizleyici bitkilerin kullanımı sayesinde proje arazisinin, uzun vadede dirençli bir peyzaja dönüşmesi ve kendi ekosistemini yaratması öngörülmüştür. Parkın kirlilik değerlerine bağlı olarak, sensörleri sayesinde renk değiştiren aydınlatma elemanları ise kullanıcıları kentleri ve sağlık koşulları üzerine düşünmeye ve bilinçlenmeye teşvik etmesi amaçlanmıştır. Park ve Lüleburgaz arındıkça Nebula da renk değiştirecektir.

Bu proje Enise Burcu Derinboğaz, Öykü Arda, Melike Üresin ve Batuhan Akkaya tarafından gerçekleştirilmiştir.

 

ÇAMLIBEL HABİTAT PARKI

Anahtar kavramlar: Deniz ekolojisi, habitat restorasyonu, akuakültür, oyun

Taşınacak olan Tevfik Sırrı Gür Stadyumu’nun, Mersin’e erken Cumhuriyet yıllarından beri sunduğu kamusallık işlevini oyun ve bilgi üzerinden yeniden yorumlamak ve bunu tüm proje alanını kapsayacak şekilde gerçekleştirmek projenin hedefini oluşturur. Bu amaçla kurulmuş olan Habitat Zinciri, Kentliler + Deniz Canlıları + Doğal Bitki Örtüsü için Ortak Yaşam Alanlarını imleyen tematik bölgeleri ifade eder.

Her biri kendi içinde farklı oyunları ve Kentliler + Deniz Canlıları + Doğal Bitki Örtüsü ortak yaşam alanlarını korumayı ve geliştirmeyi önemseyen tematik bölgeler olan Habitatlar kendi içinde kesişimleri barındırır, mimari ve peyzaj yaklaşımları bütüncül bir biçimde çözmeyi hedefler. Bu bölgelerde önerilen programların ortak hedefleri; kamusal hayata tüketmek zorunda kalmadan katılımı mümkün kılmak, Mersin’e özgü sürdürülebilir bir ekonomi yaratmak, klimatik zonlar oluşturarak açık alan kullanımını artırmak, kültürlerarası diyaloga zemin sağlamaktır.

Proje kıyı canlılarını kentliler kadar önemser, ancak sağlıklı bir kıyı ekolojisinin buradaki yaşamı zenginleştirebileceği gerçeğinden yola çıkarak burada kaybolmuş olan canlı varlığını geri getirmeyi hedefler. Su kirliliği, ekonomik olanaksızlıklar ve verim azalması yüzünden giderek yok olan kıyı aktivitelerini yaşam şekline, ekonomiye, dinlenmeye bilgiye ve sürdürülebilir işleyen bir mikro ekosisteme dönüştürmek esastır. Bu kapsamda inovatif bir su altı katmanı olarak işleyen biyokafes ağları önerilmiştir. Bu kafesler kıyı canlıları için besin kaynağı, üreme ve yumurtlama noktaları olarak işlev görür. Bu sayede canlı çeşitliliğini artıracak ve tüm kıyı bandına yayılabilecek bir altyapı sistemi kurulacaktır.

Bu proje Enise Burcu Derinboğaz, Öykü Arda, Tevfik Saygın Özcan, Müge Yorgancı, Esin Temelli, Erhan Uysal ve Burak Şendur  tarafından gerçekleştirilmiştir.

 

İLK BAHÇEVAN

Anahtar kavramlar: Toprak ekolojisi, hikaye, oyun alanları, eğitim

Doğa yüzeyde göründüğünden çok daha fazlasıdır. Sadece bitkilerden değil, görünmeyen katmanlardan oluşur. Bu proje çocuklara Doğa’nın yalnızca görünenden ibaret olmadığını, toprağın yaşamsal önemini anlatmayı hedefleyen bir oyun alanıdır. Proje, toprağın havalanmasını böylelikle de canlı hayatının hareketliliğini sağlayan toprak solucanlarından ilham alır. Solucanlar, bir toprağın zengin ekosisteminin en önemli faktörlerden biridir. Alttan açtıkları tüneller bitki köklerine su ve hava erişimini sağlar. ‘Doğa’nın ilk bahçevanları’ olarak tanımlamalarının sebebi de budur. Proje ismini ve temasını da bu fikirden alır.

Oyun alanına giren çocuklar bu gerçeği solucanımsı hareketli formlar ile oynayarak, üzerlerine tırmanarak, esnek hareketlerini deneyimleyerek kavrar. Plan ölçeğinde ise yerleştirmenin düzeni üç aşamada tanımlanmıştır. Farklı oyun teorilerine dayanan bu  üç farklı kısımdan şu şekildedir: Sezgi, Hareket, Dinlenme.

Sezgi; Oyun teorisyeni Karl Groos oyunu, çocuklar için ileride gerek duyacakları  yetişkin rollerinin bir ön egzersizi olarak tanımlar. Yavaş yavaş öğrenilen bir pratiğe benzetir. Planın bu kısmı da tasarımın ilk algılandığı, form açısından yoğunluğun sakin olduğu kısmıdır.

Hareket; Surplus Enerji teorisine göre insanlar biriken fazla enerjisini aktif bir oyun sayesinde serbest bırakabilir. Planının bu kısmı da çocukların enerjilerini harcayabilecekleri mekansal hareketliliğe sahiptir. Bu kısmı anlamak ve aşmak için bir enerji harcamaları gerekir.

Dinlenme; Moritz Lazarus Rekreasyon ya da Rahatlama Teorisi’nde, oyunun enerji kaybına sebep olan aktiviteler ve strese bağlı olarak kaybolan enerjinin yeniden kazanılmasını sağlar. Planın bu kısmı dinlenmeyi ve sosyalleşmeyi hedefler.

  Bu proje Enise Burcu Derinboğaz, Öykü Arda ve Melike Üresin tarafından gerçekleştirilmiştir.

 

KENTSEL TOZLAŞMA

Anahtar kavramlar: Tozlaşma, büyülü gerçekçilik, kamusal alan, süksesyon

Kentsel Tozlaşma Eskişehir Atatürk Stadyumu’nun taşınmasının ardından, yerine geçmesi hayal edilen parkın metaforik bir anlatısıdır. Bu anlatının mekansal karşılığı alanın mevcut durumunun belirli stratejilerle korunup, yer yer bozuma uğratılmış halidir. Bu kurguda stadyum, tasarlanmışlıkla tasarlanmamışlığı bir arada tutarak yeni kamusal mekan tanımlarına göz kırpar.

Biyolojide tozlaşma, çiçeklerin üremesi amacıyla bitkilerin erkek organında üretilen polenlerin dişi organın tepecik bölümüne taşınması olayını açıklar. Polenlerin taşınması rüzgâr, su ya da başka canlılar yoluyla gerçekleşebilir. Öte yandan proje önerisinde ‘‘Kentsel Tozlaşma’’ kaotik bir doğa olayı değil, aksine tıpkı ekolojide olduğu, bir üreme, yenilenme ve sistemi dengeleme etkinliğidir. Tozlaşma fonksiyonlar arasında olduğunu varsaydığımız telepatik bir etkileşimdir ve organik dönüşümler önerir.

Anlatılan hikaye yaşandığı varsayılan; dilden dile dolaşarak hafızaya yerleşen bir kent mitidir. Kentte bozulan düzene tepki olarak ortaya çıkan tektonik bir hareket olan bu olağanüstü olayın tetikleyicisi Eskişehir’de Atatürk stadyumunun başka bir lokasyona taşınmasıdır. Stadyumun taşınması ile oluşan kent hafızasındaki boşluk, kendisiyle ilişkili kuvvetleri (kale ve saha aydınlatmaları) harekete geçirir. Boşluğun yarattığı görünmez kuvvet -çekim alanı- tıpkı bir mıknatıs gibi söz konusu kuvvetleri kendine çeker. Eskişehir’in dört bir tarafındaki futbol sahalarının bileşenleri bu çekim kuvvetine kapılır, stadyumun etki alanına sürüklenir.

Bu kapsamda Kentsel Tozlaşma sonucu hedefleyen bitmiş bir fikir değil, kolektif bir süreci başlatan katalizör bir tasarım modelidir. Bu süreç yukarıda anlatılan Stadyum Vakası ile başlar ve etkisi bir noktadan kente yayılır. İlk olarak stadyum ve çevresinde strüktürler üretilir. Stadyumun ağırlık merkezi olan, başlama vuruşunun yapıldığı noktada yoğunlaşan ve bu noktadan yayılan üretilmiş strüktürler dönüşüm modelinin ilk katalizörüdür. Devam eden süreçte proje belirli öneriler sunarak mekanın kendi kendini dönüştürmesinin yolunu açacak bir rehber niteliğindedir.

  Bu proje Enise Burcu Derinboğaz ve Alper Derinboğaz tarafından gerçekleştirilmiştir.

 

RE/DE CENTRAL PARK

Anahtar kavramlar: Koza ekolojisi, büyülü gerçekçilik, kent parkı, kendini iyileştirme

Hikayeye göre Central Park’a bir ekolojik terör saldırısı gerçekleşmiş, bu sebeple sahip olduğu tüm canlı varlığı yok olmuştur. Flora ve faunası yok olan parkın yeniden nasıl tasarlanacağı sorusu projenin çıkış noktasıdır. Tasarım Central Park’ın yeniden var olma sürecinde kendi gücünden beslenen bir doğa yaratması fikrine dayanır.

Proje önerisini anlamlı kılan senaryo kapsamında ekolojik terör saldırısı parkta bir dizi olayın vuku bulmasına neden olur. Sırasıyla kontaminasyon, mutasyon, beklenmeyen enerji akışı, büyüme / yeniden canlandırma aşamalarında gelişir hikaye. Saldırıyı takip eden süreçte biyologlar beklenmedik bir enerji akışı tespit eder. Bu olay sonucu park Manhattan yarımadasına yayılarak diğer tüm parklara tutunan tanımlanamayan görüntüler oluşur. Bu tüneli andıran görüntülerin bir süre sonra Central Park’ın yok olan biyoçeşitliliğini katalize etmek için çalıştığı ve çevre parklardan enerji ve canlı varlığı akışı olduğu tespit edilir.

Central Park’ın kendi kendini iyileştirme süreci bu sayede başlar. İyileşme, büyüme süreci şehrin farklı kotlarından ilerleyen hayal tünellerden tozlaşma sayesinde gerçekleşir. Zamanla tünellerden sarkan kozalar oluşur ve koza yapısı ve biyolojisi gereği iyileştirme sürecini hızlandırır. Manhattan adasının grid düzeninin altında yatan bedrock katmanının kontürü Central Park’ tan çevresine yayılan tünellerin formuna referans olur.

Parkın yeni tasarımcısı bu hayal tünellerini ve kendiliğinden oluşan süreci projenin bir parçası haline getirir. Park sınırından itibaren bu tüneller fiziki bir altyapıya dönüşür. İçerisine çeşitli programları alan, hafıza rotaları, toplanma noktaları ve yok olan ekolojik varlığın kendini yeniden toparlaması için insan müdahalesi ve kullanımının park yüzeyine değmeyeceği strüktürler oluşturulur. Bu sayede park yeni katman üzerinden gezilip görülebilirken kendi iyileşme sürecine dokunulmamış olacaktır. Bu strüktür içerisindeki kozalar belirli dönemlerde beslenerek parkın otojenik yenilenme sürecini kolaylaştırır.

  Bu proje Enise Burcu Derinboğaz, Öykü Arda, Alp Şerif Besen ve Edis Bengi Erciyes tarafından gerçekleştirilmiştir.

 

NOTLAR

  1. Naturgemaelde dilimize Doğa Resmi olarak çevrilebilir. Humboldt seyahatlerinde edindiği gözlemleri döndüğünde görsellerini hazırlattırır. Bu görseller sıcaklık, bitki türü, jeoloji ve topografya bilgilerini teknik bir dille anlatmakta aynı zamanda sanatsal bir değer taşımaktadır.
  2. Andrea Wulf’un Doğanın Keşfi adlı Humboldt’un hayatını anlatan kitabında seyahatlerini, gözlemlerini, buluşlarını ve kişisel hayatını etkili bir biçimde anlatır.
  3. Orijinali Land Ethic olarak geçen kavram dilimize Yeryüzü Etiği olarak da çevrilebilir. Aldo Leopold 20. yüzyılda çevre etiği ve felsefesi alanlarında en etkili düşünürlerden biridir. Doğal alanların korunmasına ve doğadaki tüm türlerin koruma altına alınmasına yönelik çalışmaları ile öne çıkar.

  4. Leopold’un Bir Kum Yöresi Almanağı eserini dilimize çeviren Ufuk Özdağ’ın kitaba dair derlemesi olan Aldo Leopold ve Toprak Etiği http://permacultureturkey.org/aldo-leopold-ve-toprak-etigi/ adresinden erişilebilir.

  5. Koruma biyolojisi, doğayı ve dünya üzerindeki biyoçeşitliliği konu alan; türleri, habitatları ve ekosistemleri çeşitli tahribatlardan korumayı amaçlayan biyolojinin bir alt dalıdır. Doğal kaynak yönetimi ve bu anlamdaki bir suistimalin sebebi olabilecek ekonomiler ile de ilgilenmektedir.

  6. Tipping point kavramını, Lovejoy Amazonlardaki ekolojik krize yaklaşıldığını ve ekosistemin kırılganlaştığı seviyeyi imlemek için kullanmaktadır. Bu sayede kavram zayıflayan ekosistemlerin eşik seviyesini ifade etmek için kullanılmaya başlamıştır.

  7. Edward O. Wilson biyoçeşitlilğin gezegenimiz için önemini, Thomas E. Lovejoy ile birlikte savunan Amerikalı biyolog. Yaşamın Çeşitliliği, Sosyobiyoloji, İnsan Varlığı’nın anlamı ve Biyofilia gibi Doğa-İnsan İlişkisi’ni çağdaş bir yorumla savunduğu pek çok eser vermiştir.

  8. Mancuso’nun botanikçi Alessandra Viola ile birlikte kaleme aldığı Bitki Zekasının Şaşırtıcı Tarihi ve Bilimi kitabında bu ilişkiler, duyuları ve zekaları detaylı biçimde anlatılmaktadır.

ekolojinin köklerini aramak: humboldt ve mirası

Posted in alexander von humboldt, ekoloji by enip on 24 Şub 2020

Bu yazı EKO IQ Dergisi 2019 Mayıs-Haziran sayısında yayınlanmıştır.

naturgemalde hashtag on Twitter

Doğa hakkında sahip olduğumuz bilgi dahilinde bugün artık tartışamayacağımız birkaç temel sav bulunur. Bunlardan en önemlisi Doğanın bütüncül bir ilişkiler ağı olduğu, ekosistemlerin birbirini etkilediği gerçeğidir. Benimsediğimiz bu tespit sayesinde yeryüzünde yaşanan değişikliklerden hepimizin etkilendiğini, yani farklı kıtalarda da olsak aynı geminin yolcuları olduğumuzu biliriz.

Artık tartışamayacağımız kadar emin olduğumuz bu hazır bilgi, yaşadığımız gezegenin algılayabileceğimizin ötesindeki büyüklüğünü ve O’nun küçük bir parçası olarak hissetmeyi öğrenmemizi sağlar. Aynı zamanda da Doğa bilimlerinin ortak kabulünü betimler. Peki Ekolojinin, Coğrafyanın, Biyolojinin hemfikir olduğu, sistemlerin birbirini etkilediği tezi nasıl ve hangi gözlemlere dayanarak ortaya çıkmış olabilir? Bu fikri ilk ortaya atan çılgın kimdir? Örneğin, kurucusunu Ernst Haeckel olarak ezbere bildiğimiz Ekoloji bilimi kendini hangi bilgi havuzundan var etmiştir? Bu yazının amacı, benzer soruları sorduğum her seferinde karşıma çıkan Alexander von Humboldt ve bugün sahip olduğumuz Doğa kavrayışımıza muazzam katkısı.

Humboldt bilim tarihinde en çok Coğrafyaya katkısı bağlamında bilinir. Fiziki coğrafya ve meteorolojinin temellerini oluşturan çalışmalara imza attığı gibi, sıcaklık eğrileri ile ülkelere ait iklimleri karşılaştırmayı önermiş, tropik fırtınalarının nedenlerini ortaya çıkarmıştır. Fakat Coğrafyaya katkısını mümkün kılanın Jeoloji, Botanik, Zooloji üzerine çalışmaları, yaptığı gözlemler olduğu çoğunlukla atlanır. Dahası Doğa’ya dair her konuda birbirini etkileyen sistemleri araştırarak, neden sonuç ilişkilerini yalnızca populasyon, iklim ya da jeoloji açısından değil ekonomik ve toplumsal ilişkiler ağın üzerinden okuyarak dünyaya bakmanın yeni bir yolunu keşfetmiştir. Tüm bunlara 1800lerin başlarında cüret etmiş olan bu tarihi karakterin hayatına biraz daha yakından bakalım.

Humboldt ile karşılaşmam yıllar önce Doğaya ait ilk teknik resim olarak kabul ettiğimiz Naturgemaelde ile gerçekleşmişti. Bu eserlerden, yeryüzünün kesitlerini alarak, altını ve üstünü olağanüstü bir detay seviyesinde işlemiş, aynı zamanda çarpıcı bir estetik ifade yakalamış olan bu çizimlerden büyülenmiştim desem yanlış olmaz. Peyzajın ve Doğanın tasvirinin birbiri içine geçen tarihinde sanatçılar bize değişen toplumsal ilişkileri, ekonomik etkinlikleri, Doğayı anlama çabasını, dahası korkuları, inançları, merakları aktarır. Bu eserlerin önemi de burada yatar; insanın Doğayla kurduğu ilişkinin evrimini okuyabilmek. Bu tarihsel çizelgede Doğa’ya atfedilmiş bazı anlamların kırılmak üzere olduğu bir döneme denk düşer Humboldt. 19. yüzyılda giderek romantikleşen peyzaj sanatı, Caspar David Friedrich, gibi Alman romantiklerinin atmosferik peyzajlarına bakmak doğaya karşı melankoli, ulu (sublime), gizemli hisler uyandırırken Humboldt’un doğayı sayısallaştırdığı ve de bu ölçüde estetize ettiği eserleri döneminin bu Doğa okumasını kontrastıdır.

Gerçek şu ki Humboldt’u peyzaj sanatının uzantısı olarak okumak, eserlerini sanat kategorisine koymak çok güç. Herşeyden önce Humboldt’un çalışmaları sanat ya da bilim olmak kaygılarının ötesinde bir motivasyona sahiptir. Doğa’yı anlamak. Bu gaye uğruna gözlemler, ölçümler, seyahatler, tür keşifleri, yayınlar, kitaplar ve nüfuz edilen yüzlerce bilim insanı, sanatçıyla dolu dopdolu bir yaşam Humboldt’unki. Doğayı bir ağ olarak algılayan ve herşeyin birlikte hareket ettiği bu kırılgan sistemi daha iyi anlamaya adanmış bir yaşam aynı zamanda. Ardından Darwin’i, Henry David Therou’yu, Ernst Haeckel’i harekete geçirecek ilhamı vererek Doğa Bilimleri’nde sebep olacağı kırılmanın bilincinde de olmayan bir yaşam.

Naturgemaelde ile tanıştığım, daha sonralarında ise Ekolojinin ezbere bildiğimiz kurallarını ilk ortaya atan kişi olduğunu öğrendiğimde merak etmeye başladığım Humboldt ile ilgili kapsamlı bilgi edinmemi sağlayan tarihçi yazar Andrea Wulf’un Doğa’nın Kaşifi adlı eşsiz biyografisi olmuştur. Humboldt’un Doğa tutkusunu, yaşamını ve çalışmalarını çok daha iyi anlayabilmemi sağlayan bu kitabı hala çevreme önermeye devam ediyorum. Bu vesileyle de hayatını bugün çekinmeden adına Doğa dediğimiz soyut kavrama, bilgisine ve keşfine adamış yakın tarihimizin en önemli bilim insanlarından biri olan Humboldt ile ilgili bazı notları paylaşmak istiyorum:

Humboldt Prusyalı varlıklı bir ailenin mensubuydu ve kariyerine maden denetimcisi olarak başladı. Gençliğinde başlayan Kant hayranlığının Doğa düşüncesini etkilemesi kaçınılmazdı. Olgunluk döneminde hala dış dünyanın yalnızca onu kendi içimizde algıladığımız kadar var olduğunu söyleyecekti. Doğa kavrayışının da bu düşünceden bağımsız biçimlenişi düşünülemezdi elbette. Dış dünya, fikirler ve duygular ‘birbirine karışıyor’ diye yazmıştı. Gerçeklik, deneyim, doğa, hayal gücü ve benlik üzerine yoğunlaşmış olan Goethe ile yakın dostluğu Humboldt’u, Wulf’un kronolojisinde Fikirleri Toplama olarak geçen hayatının en önemli döneminde büyük ölçüde etkilediği aşikardır. Büyük seyahatinden, gözlem ve ölçümlerinden önce edindiği bu fenomenolojik yaklaşımı rasyonel düşünce kadar önemli buluyor, aydınlanma yöntemlerini kuvvetle benimsese de, ‘Doğa duygu aracılığıyla deneyimlenmelidir’  tezini savunuyordu. Fakat bu Doğa’nın ölçülmesi ve analiz edilmesi gerekliliğine kuvvetli inancının önünde engel teşkil etmedi. Aksine bu ölçüm ve analizleri seyahatlerle mümkün kılmak için hiç vakit kaybetmedi.

İlk önemli seyahatini tesadüfen Paris’te tanıştığı ve kendisi gibi dünyayı gezme tutkusunu paylaştığı botanist Aime Bonpland ile İspanya’ya ardından daha uzun kalacakları Güney Amerika’ya gerçekleştirdi. Bonpland ile birbirlerini tamamlayan bir iletişimleri vardı. Humboldt diğer botanistlerden farklı olarak tür toplama ve taksonomideki boşlukları doldurmakla meşgul olmuyordu. Aksine yalnızca nesneleri değil, doğadaki fikirleri topladığını söylüyordu. Ve yine aynı notlarda, herhangi bir şeyden çok zihnini meşgul eden şeyin bütünün izlenimi olduğunu yazmıştı. Özetle aradığı nesnelerin ötesinde sahip olduğu ilişkiler ağı ve bütünlüktü. Dolayısıyla her ölçümü, her gözlemi, her tespiti bütünün bir parçası olarak kodluyordu.

Bu arayışta edindiği gözlemler, ardından ürettiği görseller bugün bilim tarihinin özellikle başta sözü geçtiği gibi Coğrafya’nın mihenk taşlarını oluşturdu. Fiziki coğrafya ve meteorolojinin temellerini atmış olduğu gibi ekvatordan kutuplara doğru gidildikçe manyetik alan yoğunluğunun arttığını keşfeden de yine Humboldt’tu. Maden denetimcisi olmakla edindiği engin jeoloji bilgisi volkanlar üzerine okumalar yapabilmesini, onların belirli bir hat üzerinde yer aldığını ve büyük yeraltı yarıklarının üzerinde olduğunu gösterebilmesini olanaklı kıldı.

Kısacık bir hayata sığmış onlarca çığır açan fikrin arasında benim en çok şaşırdığım ise Humboldt’un 1800lü yıllarda insan müdahalesinin iklim değişikliğine sebep olduğunu açıklamasıdır. Amerika’da kereste elde etmek için toplu ağaç kesimlerinin ve ormanların yok oluşunun sel felaketleri gibi doğal yıkımlara, ardından ısı değişikliklerine yol açacağı fikri kendi gözlem ve ölçümlere dayanıyordu. Fakat işin ilginç yanı iklim değişikliğinin insan kaynaklı olduğu tezini ortaya atarken, ekolojiyi ve politikayı, toplumsallığı ve ekonomiyi aynı düzlemde değerlendirmesiydi.

‘’Bilimlerin Shakespeare’i’’ olarak nitelenen bu büyük kaşifin vizyonu, Andrea Wulf’un da nitelediği gibi bugün ekolojistlerin, çevrecilerin, doğa yazarlarının çoğunun farkında olmasalar da temel dayanağı. Gaia Teorisi gibi pek çok fikir Humboldt’un düşünceleriyle büyük benzerlikler taşır. Ve yine Wulf’un ifadesi ile daha ironik olan ise bu fikirlerin arkasında olan bu adamın bugün büyük ölçüde unutulmuş olmasıdır.

 

açık mimarlık

Posted in açık radyo, ekoloji, podcast by enip on 11 Ara 2019

acik radyo

Açık Mimarlık’ta Yağmur Yıldırım ile gerçekleştirdiğimiz yayının podcasti aşağıdaki linkte dinlenebilir.

http://acikradyo.com.tr/acik-mimarlik/acik-mimarlikta-enise-burcu-derinbogaz-ile-biyocesitlilik-ekosistem-surekliligi

günder ile söyleşi

Posted in Kategorilenmemiş, söyleşi, yenilenebilir enerji by enip on 10 Ara 2019

Bu söyleşi Nisan 2019’da Güneş Enerjisi Sistemleri Dergisi’de yayınlanmıştır.

 

Sizi tanıyabilir miyiz?

İTÜ’de ve ETH Zürih’te peyzaj mimarlığı okudum. 2007’de peyzaj kültürü blogu olan Kozmofol’ü ve 2013’te peyzaj mimarlığı ve kentsel tasarım proje hizmeti verdiğimiz Praxis Landscape’i kurdum. Peyzaj tasarımında inovasyon fikrinin altını doldurmaya çalışıyoruz. Enerji ve altyapı ile kurduğu ilişkiyi, iklim değişikliğine karşı alabileceğimiz önlemlere dair stratejileri ve insana, kültüre dair hikayeleri oluşturmaya çalışıyoruz.

Hayata geçirdiğiniz projelerden bahseder misiniz?

Kamusal ve özel alan kategorilerinde farklı projeler hayata geçirdik. Özel konut bahçesi projelerinin yanı sıra kamu projeleri, ve kentsel kamusal açık alan tasarımları var İstanbul’da örnek verebileceğim. Türkiye ölçeğinde özel çevre koruma alanları içinse kullanımı kolaylaştırırken doğayı koruma konusunda özenli fikirler geliştiriyoruz. Bu anlamda hem kamu hem de özel sektörde projeler gerçekleştiriyoruz.

Beylikdüzü Yaşam Vadisi, Lüleburgaz Tosbağadere için hazırlanan Park Nebula, İstanbul Kent Müzesi peyzajı verebileceğim örnekler arasında. Bu projelerin her biri enerji etkin ve dirençli peyzaj tasarımları konusuna odaklanıyor. Her birinin bir hikayesi ve inovasyon olarak tanımladığımız yenilikçi bir yüzü var. Bu inovasyon yalnızca teknolojik olarak algılanmamalı. Yeni bir fikir, kavram ve kavrayış, kullanıcı deneyimi arayışındayız. Bugüne özgü ve geleceğe dair bir sözü olan.

Tasarımlarınızda güneş ışığı nasıl bir yer tutuyor?

Dış mekanda çalışırken güneş ışığı bir parametreden çok temel bir ihtiyaç. Bizim için peyzaj tasarımında güneş ışığı hem enerji hem de besin kaynağı. Bu temel ihtiyacın yönetimi kadar ışığın farklı açılarını, yansımalarını kullanmak kullanıcı deneyimine bir konfor ve zenginlik sağlamak için de mükemmel bir kaynak olması da bizim ölçeğimiz ve kapsamımızda en önemli tasarım girdisi

Güneş panelleri tasarımlarınız hakkında bilgi alabilir miyiz?

Açık alanlar için yaptığımız tasarımlarda bitkinin dışında pek çok eleman yer alıyor. Bunlara biz donatı elamanları diyoruz. Örneğin bir oturma alanı ya da bir altyapı elemanına ihtiyaç duyuluyor. Gölge sağlayıcı arayüzler, ihtiyaç ve mola noktaları, suyun akışını yöneten kanallar ya da açık alanın gece kullanımını mümkün kılan aydınlatma elemanları gibi. Yani görünen ve görünmeyen pek çok tasarım unsuru var bu çalışmalarda. Güneş enerjisini de bu unsurlardan ayrı olarak değil aksine bunlarla entegre olabilecek bunlarla birlikte düşünülerek tasarlanmış haline projelerde yer veriyoruz.

Uzmanlık alanınız olan peyzaj mimarlığı ve kentsel tasarım alanında Türk mimarlığını nerede görüyorsunuz?

Yıllar içinde şunu farkettim. Aslında peyzaj mimarlığı mesleği ve peyzaj kavramı her ülkede her kültürde tanınırlık probleminden yakınıyor. Japonya’dan Almanya’ya, İsviçre’den Amerika’ya en gelişmiş olduğunu düşündüğümüz ülkelerdeki meslektaşlarımdan aldığım mesaj bu. Buna ilk başlarda oldukça şaşırıyordum. Fakat kavramın doğası gereği bu yabancılığın hep var olacağını, dolayısıyla peyzaj mimarlığının kendini hep yenileme ve tanıtma ihtiyacı olacağını kabul ettim. Enteresan bir dinamik getiriyor. Pratikte Hollanda bu işin öncüsüdür kanımca. Peyzajlarını yaklaşık 7 yüzyıldır inşa ettikleri ve yaşamlarını sürdürmek için doğalarını kontrol etmeye mecbur oldukları için. Bilmeyenler için; Hollanda topraklarının üçte birinden fazlası deniz seviyesinin yaklaşık beş metre altında yer alıyor. Bu da suyu sürekli dışarıda tutmak için setler inşa etmeyi ve

onları dirençli kılmayı gerektiriyor. Bu çalışmalar tüm doğal kaynakları etkin biçimde kullanmak için stratejiler geliştirmeye odaklanıyor.

Türkiye’de ise nasıl daha fazla enerji tüketirize yanıt olabilecek iddialı projeler görmekteyiz. Peyzaj mimarlığı bir çevre dekorasyonu gibi algılanıyor. Suyun ve su sistemlerinin yaşamsal değerini henüz kavrayabilmiş değiliz.

Gelecek projelerinizden bahseder misiniz?

Gelecekte bu enerji konusuna odaklanmak istiyoruz. Enerji sektörü ile tasarımı ve mimarlığı biraraya getireceğimiz platformlar oluşturacağız. Mühendisler ve mimarlar, kentsel tasarımcılar beraber düşüneceğiz çevremizi nasıl iyileştirebileceğimizi, nasıl daha yenilikçi teknikler keşfedebileceğimizi, dahası iklim değişikliğine nasıl bir tavır alacağımızı beraber konuşacağız. Bu çok disiplinli fikir alışverişlerini sağlayamadığımız sürece yol katedemeyeceğimizi düşünüyorum.

Kurucusu olduğum Praxis içinde bulunduğumuz dönemde Berlin ofisini açmak için hazırlıklarını tamamlamak üzere. Bizim için yeni bir dönem olacak. Türkiye’de edindiğimiz uluslararası deneyimi dış pazara açacağız. Bu çok heyecanlı bir dönem. Bununla birlikte bahçe tasarımı, kentsel yenileme, peyzaj masterplanı ve ekolojik restorasyon projelerimize kamu ve özel sektörde devam ediyor olacağız. Akademi ile işbirliğimiz bu süreçte de devam edecek çünkü gerçekleştirdiğimiz her projenin önemli bir araştırma geliştirme aşaması var. Bunu da teorik olarak doğru uzmanlarla yapmayı çok önemsiyoruz.

Son olarak eklemek istedikleriniz nelerdir?

Peyzaj mimarlığı ile ilgili kısa bir açıklama ile konuyu bitirmek isterim. Peyzaj mimarlığının şansı da şanssızlığı da meslek alanının bilinmiyor ya da yanlış biliniyor olması. Şans çünkü her seferinde kendini ve mesleği anlatmak yeniden düşünmeyi şart kılıyor. Şanssızlık çünkü kendinizi ve mesleğinizi doğru anlatamazsanız sizin ne yapacağınızı kimse kestiremiyor, dolayısıyla iş alanınız çok küçük kalıyor. Bunu büyütmek, kendini anlatmak büyük bir enerji istiyor. Enerjimizin çoğunu buna harcadığımızı söylemeliyim.

Bir taraftan da yaratıcı sektörün diğer alanları gibi işin nasıl yapıldığı pratik eden kişiden kişiye değişiyor. Ben kendi açımdan, hikayelere, peyzaj dışı alanlara, arazinin bana düşündürdüklerine bakmayı seviyorum. Bu kapsamda bahçe ya da kent meydanı tasarlarken de ekolojik restorasyon çalışırken de yöntemim ve çıkış noktam değişmiyor. Kimisi de hikayesini farklı yerden kurmayı tercih edebilir. Işık enstelasyonları, ya da şu anda üzerine çalıştığımız sahne tasarımı örneğin peyzaj mimarlığı kapsamına girmez kimisine göre ama peyzajın anlamına bakarsanız konunun yalnızca doğa ve bitkiden ibaret olmadığını rahatlıkla görürsünüz.

Enerji, ekonomi, coğrafya, kültür, mekan, mimarlık, ekoloji. Dokunacak ve düşünecek çok konu var. Doğa dediğimizde bile, neye doğa dediğimiz, doğanın ‘doğal’ olup olmadığı konuları bile bizi bambaşka yerlere sürüklüyor. Bir yerden girince konuya başka yerden çıkıyoruz.

İnsana, mekana ve yere değen her konuda peyzaj da mimarlığı da var diye özetleyebilirim.

ters köşe ekoloji

Posted in ekoloji, Kategorilenmemiş by enip on 10 Ara 2019

Bu yazı Mimarlık Dergisi 2019 Temmuz sayısında yayınlanmıştır.

 

PUNA YAYIN’IN YENİ KİTABI TERS KÖŞE EKOLOJİ

Ekolojiye dair neler biliyoruz? Bildiklerimizden ya da bildiğimizi sandıklarımızdan ne kadar eminiz? Puna Yayın’dan Doç. Dr. Ayşen Ciravoğlu’nun editörlüğünde yeni çıkan Ters Köşe Ekoloji bildiğimiz gerçeklerle kurduğumuz konfor alanını sarsıyor. XXI Dergisi’nde 2017’dan beri yayınlanan köşe yazılarından derlenmiş olan yayın mimarlığın çevre sorunları karşısında tutunduğu tavra daha yakından bakmayı öneriyor ve gerçeklik sonrası dünyada ‘Ekolojik olma’ iddiasının ne derece mümkün olduğunu sorguluyor. Bazı sorular ne yazık ki virüs gibi, yayılır ve hatta bünyeden hiç çıkmaz. Kuramsal Açılımlar, Yap Yık At, Kırsalda Yapmak/Yaşamak, Kent ve Alternatif Pratikler olarak dört başlıkta derlenmiş ve 13 yazıdan oluşan kitabın bıraktığı iz de bu şekilde.  

BİLDİĞİMİZ EKOLOJİ

Bildiğimiz Ekoloji, en azından Doğa konseptine yakınlığını tahmin edebildiğimiz, bütüncül bir ilişkiler ağının genel adı olabilir. Bu temel bilgi sayesinde söz konusu ilişkiler ağında canlı topluluklarının birbirini etkilediğini, buna bağlı olarak da neden sonuç ilişkilerini kolaylıkla algılayabiliriz. Bu sayede yeryüzünde yaşanan değişikliklerden hepimizin etkilendiğini, yani farklı kıtalarda da olsak aynı geminin yolcuları olduğumuzu biliriz. 

Oysa bu bilimsel yaklaşıma karşın ekolojinin bugün bir endüstri tariflediğine, iş kollarından ürünlere tüketilebilir her alanda adı geçen, adeta bir yeni ‘inancın’ başında olduğunu da anlayabilmeliyiz. Tam da bu sebeple neredeyse ahlaki bir sorumluluk olarak gördüğümüz bu olguyu, paniğe kapılmış gündemin içinde hakkıyla sorgulayamıyoruz.

Öyle ki sel felaketlerinde dereleri kuruttuğumuzu, depremlerde çarpık yapılaştığımızı, kurak geçen yazlarda tatlı su kaynaklarını tükettiğimizi hatırlıyoruz. Bir yerlerde yakalamamız gereken bir denge olduğunu, hatırlıyor ardından ona ulaşmak için daha da fazla tüketiyoruz. Hem ürün, hem yapı hem de planlama ölçeğinde bir yapma pratiğiyle karşı karşıyayız. Bu sistem içerisinde ekolojik olmak, doğal olmak kaynak tüketimini yanında unutturarak taşıyor. Ekolojinin yalnızca bir çare olarak göründüğü ve bu tüketimi ‘masumlaştıran’ endüstrisi dışında kalan yan anlamlarını keşfetmek isteyenler için derlenmiş Puna Yayın’ın yeni kitabı Ters Köşe Ekoloji, bu dönemde ilaç gibi gelen bir yayın doğrusu.

IMG_8050

TERS KÖŞE EKOLOJİ

İlk bölüm, Kuramsal Açılımlarda Ayşen Ciravoğlu, Can Boyacığolu ve Semin Erkenez gerçeklik sonrası dönemde algımızı, tasarlanmış bir gezegende mimarlıkla ekolojinin yakınlık kurma çabasının gerçekliğini sorguluyor.  Ekolojinin bir doğa olgusu olmasından ziyade toplumsal bir yazın olduğu konusu oldukça önemli. Bu kavrayışta insanın kendini dünyanın merkezinde tanımladığı yaklaşımın doğuracağı sonucun problemine dikkat çekiyor kuramsal açılımlar. Tüm bunlara rağmen dünyadaki pozisyonuna henüz karar veremediği aşikar olan insanın gelecek dönemde beden ve doğa üzerine yeni ilişkiler tanımlayabilmesi doğrultusunda bir ışık yakıyor.

İkinci bölüm YAP, YIK, AT biraz daha bugün olan bitene, hayatımızın çok içinde olsa da Ekoloji ile ilişkilerini kuramadıklarımıza dair. Örneğin Berrak Kırbaş Akyürek ile planlı eskitmeyi endüstri tarihinden bakarak, kullandığımız ürünlerin biçilmiş ömürlerini kabul ettiğimiz bir dünyada tüketmeye programlı yaratıklar olduğumuzu bir kez daha hatırlıyor, halimize acıyoruz. Elif Kendir Beraha konuyu planlı eskitmenin mimarlıktaki karşılığına çekiyor, yıkım teknolojilerini düşünmeye başlıyoruz. Yenisi, daha iyisi için yıktığımızın yüzleşemediğimiz sorunsalı gözümüzün önünden kentsel dönüşen binalarla geçiyor.

Elimizdeki hafriyatın değerlendirilmesi, dolgu olarak kullanılması örneğin, bir zeka parıltısı olarak mı geliyor? Hafriyatı yeniden değerlendirmeye çalışmayı Esra Sert bize anlatıyor. Özellikle de bunu kıyı alanlarında yapmanın sebep olduğu büyük tehlikeye, kıyı ekosistemlerinde yarattığı tahribata dikkat çekiyor. Politika ve Ekolojinin adı çok da konmamış ilişkisine yakından bakıyoruz böylece. 

Üçüncü bölüm Kırsalda Yapmak/Yaşamak, Ekolojik olmayı yanızca kentsel olmaya atfettiğimizi, tüm çözümleri ve de sorunları kentte ararken mimarlığın kırsaldaki rolünü, ekoloji demek zorunda kalmadan, hatırlatıyor. And Akman, Merve Titiz Akman ve Zeynep Durmuş Arsan kentin arka bahçesi gibi algılanan ve ekoloji dendiğinde yalnızca kentte daha doğal olanı yapmaya dair kavrayışı yeniden düşündürüyor bu bölümde farklı yazılarıyla.

Son bölüm olan Kent ve Alternatif Pratikler ise Özlem Bahadır Karaoğlu, Sevgi Baysal, Fulya Özsel Akipek ve Nurbin Paker’in araştırma ve yazıları kentte ekolojinin ‘diğer’ anlamlarını incelikle ortaya koyuyor. Yalnızca yeşil alanlar yaratmanın ya da sertifikalı bina yapmanın ötesinde, sosyal ekoloji diyebileceğimiz karşılaşmaları, yeni üretim tekniklerinin doğal malzemeyle olası ilişkilerine dair ilham veriyor ve yeni bir dağarcık yaratabileceğimizi böylelikle sorunsala yeni çözümler üretebileceğimizi düşündürüyor. Ekoloji ile yan yana pek gelmeyen Hafıza kavramını düşünerek ona yeni bakma biçimleri denemeye devam edeceğimizi ve belki de bu kavramı yeni keşfetmeye başladığımızı düşündürüyor. Bugün bulamadığımız formülleri aramaya devam ediyor olmanın umuduyla sonuna geliyoruz. 

Burada özetleyemediğim çok daha fazlası bu kitapta. Peki yine de ekolojik mimarlık bugün gerçekten mümkün mü? İşte bazı sorular var, ne yazık ki virüs gibi, yayılıyor ve hatta hiç bünyeden çıkmıyor. 

düşünen tasarımlar için mecburi metinler

Posted in park, peyzaj mimarlığı, yarışma by enip on 11 Haz 2018

Yazmadan düşünmenin, düşünmeden tasarlamanın mümkün olmadığı bir (iç) dünyada yaşıyorum. Bu da her projenin tasarımı kadar özenilmiş metinlere insanı mecbur bırakıyor. Bunlardan biri de Park Nebula’nınkisi. Edebi değere sahip olduğunu söyleyemem ama tasarımdan önce metni yazılan, metnini okumadan kendisini anlamanın mümkün olmadığı bir projeyi katıldığı yarışmada ödüle layık kıldığını söyleyebilirim.

Ergene Havzası İçin Yeni Nesil Bir Park Modeli

Lüleburgaz’ın da bir parçası olduğu Ergene Havzası, sanayinin, kentleşmenin ve tarımın sebep olduğu çevre kirliliği sebebiyle büyük bir yaşam tehlikesiyle karşı karşıya. Trakya Bölgesi’ne yayılmış olan bu kirlilik tüm canlı topluluklarını ve de kentlerin yaşam koşullarını tehdit ediyor. Havzaya dağınık bir şekilde yayılmış olan sanayi tesislerinin atıkları Ergene Nehri’nin ekolojik varlığını yok ediyor.

Öte yandan stratejik amaçları, yaşanabilirlik, sürdürebilirlik, değer, inovasyon, etki ve iletişim olan Lüleburgaz için bu kirlilik gelecek vizyonunun en büyük tehdidi. Bu gerçekle yüzleşmek için hava, su ve toprak kirliliğine önce engel olmak, ardından iyileştirici çözümler üretmek gerekiyor. Ancak teknik çözümler kadar, kamu bilincinin de bu süreçte büyük bir payı var. Kent yönetimlerinin faaliyetleri kadar kentlilerin talepleri de kirlilikten arınmaya uzanan sürecin savunucusu olabilir.

Peyzaj ve rekreasyon alanlarının bugün bu talebi ve bilinci geliştirme konusunda bir hassasiyet üzerinde temellenmesi gerektiğine inanıyoruz. Tosbağa Dere için yeni nesil bir park modeli olan fikir projesi Park Nebula bu yaklaşımın sonucudur. Kentin sunduğu temel hizmetlerin bir tamamlayıcısı olmanın yanı sıra çevre kirliliğinin rehabilitasyonunda sorumluluk alan bu fikir, peyzajın onarıcı gücünden besleniyor. Dahası Ergene Havzası’na yayılabilecek, tasarım, teknoloji, rekreasyon ve tarımı kapsayan bir yöntem öneriyor. Nebula peyzajının yarattığı rehabilitasyon yöntemi havzanın bütünü ve nehrin diğer kollar için örnek bir model oluşturuyor.

Onarıcı Bir Peyzaj Örneği Olarak Park Nebula

Tosbağa Dere Ergene Nehri’nin bir uzantısı olarak havzanın geniş su ağının bir parçası. Kuzeyindeki sanayi bölgesi ve Ergene Nehri arasında bir ‘filtre’ gibi çalışan kanalın eski hali olan Tosbağa Dere’nin doğal izi, Park Nebula’nın onarıcı peyzaj modelinin çıkış noktasını oluşturur. Korunan kanal kesitini içine alan derenin eski izi, parka hayat veren yeni omurgayı, yani Nebula’yı oluşturuyor. Önerilen program ve rekreasyon alanları da Nebula’nın içinde veya çevresinde yer alır.

Nebula (Bulutsu) yıldızlar arası boşluklarda, yaydıkları ışık enerjisi ile görünür hale gelen yoğun gaz ve toz bulutlarıdır. Yıldızlar ömürlerini tamamlamadan önce uzaya saldıkları gazlar yakınlaşırken yeni minik yıldızlar oluşturur. Her yıldız gibi bu minik yıldızlar da büyür ve gaz püskürmesi yaparlar. Tüm bu gaz ve yıldızlardan nebula oluşur. Derenin kaybolan eski izi, ömrünü tamamlamış bir yıldızı andırır. Bu anlamda Nebula, bu yeni onarıcı peyzajın dokunduğu ve bütünleştirdiği programların bir metaforudur. Etkileşime açık bir kamusal alan olarak modern parkın mekan hiyerarşisinden ve kapsamından uzaktır. Amacı peyzajın onarıcı ve üretken hallerini kentliyle doğrudan buluşturmak, teknolojiyi bu buluşmanın farklı formüllerini yaratmak amacıyla kullanmaktır.

Nebulalar, parlak ve yıldızlı gecelerde gökyüzünde ışık lekelerini ve toz zerrelerini andıran bir görüntü ortaya çıkarırlar. Park Nebula’nın ‘onarıcı’ peyzajını çevreleyen ışığı da bu görüntüyü andırır. Bu ışık yerleştirmesi rengini toprak, hava ve suyun kirlilik değerlerinden alır. Böylece Lüleburgazlılar Park Nebula’nın akşam yaydığı ışıktan çevre kirliliği değerlerini yorumlayabilir ve önemini hatırlayabilir.

Park Nebula’nın Formülü: 3 Yörünge 3 Bulut

Park Nebula 3 yörünge ve Nebula’da iç içe geçmiş 3 buluttan oluşur.Nebula’nın temel bileşenleri bulutlar Ergenenin bir kolu olan Tosbağa Dere ve çevresinin rehabilitasyonuna yardımcı olacaktır.  Bulutlar toprak, hava ve su onarıcı türlerle bitkilendirilmiştir. Yapılacak ölçüm ve analizlerin ardından uygun yöntemin ve bitki türlerinin seçilmesi önerilir.

Bulutlar

Toprak Onarıcılar Bulutu fitoremediasyon yöntemiyle toprağı temizleyen türlerden oluşur. Nebula sensörleri topraktaki ağır metal ve organik kirletici değerlerine göre renk değiştirir.

Hava Onarıcılar Bulutu havadaki karbondioksiti tutma oranı yüksek otsu bitkilerden (C4 bitkileri) oluşur. Nebula sensörleri havadaki kirlilik değerlerine göre renk değiştirir.

Su Onarıcılar Bulutu su arıtıcı bitkilerden oluşur. Nebula sensörleri sudaki kirlilik değerlerine göre renk değiştirir.

3 buluta heterojen biçimde yayılmış olan Nebula sensörleri toprak, hava ve sudaki kirletici değerleri ölçer ve buna bağlı olarak ışık yerleştirmesinin rengi değişir. Böylelikle Nebula bulutları Tosbağa Dere’nin toprağını, havasını, suyunu temizlerken, pembeden yeşile uzanan skalasında Lüleburgaz’ın toprak, hava ve suyunun kirlilik oranlarıyla ilgili kentlileri uyaran bir aydınlatma sistemi olarak çalışır.

Yörüngeler

Yörüngeler Nebulanın farklı bölgelerini ve bu bölgeler arasındaki etkileşimi tarif eder. Nebulanın 3 yörüngesinin teması, keşif, takas ve moladır.

Yörüngeye Girenler

Yörüngeye girmesi hedeflenen üç hedef kitle, kentin yaşayanları, yakın çevre kırsal kesim, ve kentin ziyaretçileridir. Kentin yaşayanları nebulayı bir rekreasyon alanı olarak kullanır. Özellikle keşif yörüngesinde doğa ile baş başa kalma fırsatı yakalar.

Takas yörüngesinde kentlinin kentli ile ve kentlinin  köylü ile etkileşime girdiği yörüngedir. Bu yörüngede belirtilen etkileşimi destekleyen alanlar tasarlanır.

Yörüngeden Çıkanlar

Nebulanın yörüngesinden çevresel kirlilik unsurları dışa atılmaktadır. Nebulanın kente doğru genişleyen yörüngesi ise onarıcı peyzajın bileşenlerini kentin içine taşır.

Projenin görselleri bu linkte var.

blog yazmak ve gündelik hayatın peyzajı üzerine

Posted in blog by enip on 30 Nis 2018

2000li yılların başlarında basılı yayıncılık büyük bir dönüşüme gebeydi. Bu günlerin heyecanını unutmak mümkün değil. Artık yazar olmayanların da yazılarına ulaşabiliyorduk. Bizim gibi sıradan insanları okuyor, kendimize yazmayı hak görüyorduk. Daha çok yazmak daha çok paylaşmak istiyorduk. Yazmak, okumak ve okunmak anlamında benimle birlikte o dönemde blog tutan tüm arkadaşlarımın duyduğu bu büyük heyecan üniversite yıllarımızın en büyük motivasyonuydu. Bu araştırmak ve düşünmek adına büyük bir coşkuyu beraberinde getiriyordu. Dahası blogger olmak, ekşi sözlük yazarı olmak gibi kavramları sahiplendikçe, kendimizi henüz meslek sahibi değil ama adayı iken önemli hissediyorduk. Bu aynı zamanda bizim yeni yeni politize olmaya başlamış kimliklerimizin sağlaması ve terapisiydi. Yalnızca 80lerin blog tutan gençlerinin anlayacağı bir his.

Facebook, Instagram ve Twitter’ın dahi olmadığı bu yıllarda blog yazarlığı yayıncılığı dönüştürmeye başladığına şahit oluyorduk. Hızla yayılan blogları takiben kurumsal internet yayıncılığı varlık göstermeye başlıyor, kendi kapsamını ve basılı yayıncılıktan farklı olması gerektiğini keşfediyordu. Devam eden süreçte kimi bloggerlar profesyonel hatta köşe yazarlarına dönüştüler. Kitap ve gazetenin 10 yıla tamamen biteceği spekülasyonlarına hiç inanmadık ama basılı yayıncılık hayatına son veren ve yalnızca internette yayın hayatına devam etme kararı verenleri gördük.

Facebook yoktu, MIRC ve ICQ’yu çocukluğumuzun internetle tanıştığı sembolleri olarak konuşup nostalji yapıyorduk. ICQ hesaplarımızın numaralarıyla, internetle ne kadar erken tanıştığımızın hesabını yapıyorduk. Hatırlayan var mı? 36610743.

Bugün blogların bittiğinden söz edebilir miyiz? Bitmese de aynı heyecanı taşıdığından? Aynı dönemde blog yazmaya başladığım pek çok blog bugün hala adreslerinde. Kapanmadılar ama aktif de değiller. Tıpkı Kozmofol gibi bloguna büyük bir sadakatla bağlı olan kimileri ise bu bağın hatrına geniş aralıklarla da olsa yeni bir şeyler ekleme çabasını sürdürüyor. Kimisi blogların ilk ev sahipleri Blogspot, WordPress’den taşınarak kurumsal bir kimliğe sahip oldu, ya da başka bir yayına dönüştü. Kimileri kapandı, ve fakat blogları kaldı. Pek çok farklı hikaye var.

Yazarak ve okuyarak paylaştığımız o günleri bugünle kıyaslıyorum. Yalnızca Instagram’ın bu paylaşım ağında blog yazmayı ne kadar zahmetli ve anlamsız kıldığını düşününce büyük bir üzüntü duyuyorum. İnsanı nasıl da önemli bir şey yapıyormuş hissine kaptırdığının, başka insanların hayatına duyduğu merakı nasıl da sinsice körüklediğinin, ve ve daha nicesinin farkında mıyız? Olmalıyız. Blog yazarken ‘yazımı olur da birisi okur mu?’ gibi soruları ya da bir sonraki postun kapsamını düşünürken geçirdiğimiz zamanların dönüştüğü gündelik hayatımızın peyzajını sorgulamalıyız. Bildiğimiz peyzajların sonundayız çünkü. Önemli şeyleri unutmanın çok kolay olduğu başka bir yer burası.

peyzaj mimarlığının yeni eşiği altyapı

Posted in peyzaj mimarlığı, peyzaj teorisi by enip on 22 Oca 2018

 

Bu yazının amacı güncel peyzaj mimarlığının, mimarlıktan mühendisliğe kayan bir tasarım arayüzü olarak tutunduğu pozisyonu anlamaya çalışmak. Mühendislik, tasarım, ekonomi ve ekoloji arasında duran bu arayüz “peyzaj altyapısı”1 olarak peyzaj mimarlığı teorisinin de son halkasını oluşturuyor. Mevcut altyapıları iyileştirirken de büyüme beklentisindeki ekonomilerin mecburi hizmeti olan yeni altyapıları geliştirirken de peyzajın tasarım ve uygulama süreçlerindeki belirleyici rolü artıyor. Sanıldığının aksine, bu talep yalnızca ekolojik dengelere dair bir kaygı bozukluğuna dayanmıyor. İşlevsel ve estetik vaatleri kadar kent ekonomisi için sunduğu potansiyelleri sayesinde peyzaj, bugünün çok disiplinli tasarım pratiklerinde bir artefakt olmaktan çıkarak bir aktöre dönüşüyor.

Yalnızca teknik işleyişi çağrıştıran bir kavram olmaktan sıyrılan altyapının anlamları da, tıpkı peyzaj gibi çoğalıyor. Farklı arazi kullanımları arasındaki insan, meta, kapital, enerji akışını ifade eden “altyapı” tasarım, ekoloji ve mimarlıkla tanışıyor. Bu karşılaşmadaki potansiyellere değinmeden, peyzajın ve mimarlığının bu aşamaya dek geçirdiği dönüşümü değerlendirmeyi önemli buluyorum. Peyzaj tarihinden ayrıştırılamaz olan bahçe tarihinin dönüm noktalarına bakan bu türden bir geriye dönük okuma, tarihi yassılaştırma riskine ve bazı açılardan tartışmaya açık olmasına rağmen kavramsal karmaşayı biraz olsun dindirebilir. Peyzajın ne kadar zengin bir kavram olduğunun her fırsatta altını çizme ihtiyacına, kendini sürekli anlatmaya çalışan bu profesyonel eylemin beslendiği teorik arka plana, dahası sisteme nasıl adapte olabildiğine bu karmaşadan çıkabilme motivasyonu ile bakalım.

Bahçeden Arta Kalanlar

Yerleşik hayata geçen insanla başlayan bahçe tarihinin ilk örnekleri üretim ve inanç esaslıdır. Batı tarihinde Aydınlanma Çağı’yla birlikte estetiğin bu değerlerin önüne geçişi bahçenin yüksek bir sanat statüsüne geçmesine sebep olur. Sembolizmle yoğunlaşan mekanlar olarak bu dönemde bahçe sanatı, belli bir zümreye aittir. Bu sanatı icra eden kişi olarak “peyzaj bahçıvanı” unvanını ilk kullanan 19. Yüzyılda yaşamış İngiliz bahçe tasarımcısı Humprhy Repton olarak kabul edilir. Repton’un işverenlerine kendini tanıtırken kullandığı bu ifade ve kartvizitindeki mesaj, peyzaj tasarımının temellerine dair ipuçları barındırır.

dscf9752

Red Book adlı portfolyosunun ilk düşündürdükleri yeni manzaralar yaratmanın, bu manzaralarda anlam ve estetik yaratma kaygısının yaptığı işin amacı olduğudur. Bu, bahçeyle başlayıp parklarla devam eden, kentleşmenin sebep olduğu problemlere angaje olup politik ve sivil hareketlerin ivmesiyle kendini dönüştüren bugün adına peyzaj mimarlığı dediğimiz disiplinin esaslarını da açıklar. Sonrasında adı bahçe tasarımından bahçe mimarisine, ardından peyzaj bahçeciliğine ve peyzaj mimarisine, son olarak peyzaj şehirciliğine dek uzanır. Bugünlerde ise altyapı ile sınırları genişleyen bir uzmanlık alanının kendi nişini tariflediği ilk hedefi bu vaatte gizlidir: estetik bir deneyim sunmak. Bugün peyzaj mimarının temel amacı budur. Adı bahçe mimarisi de olsa peyzaj altyapısı da olsa ne ekolojinin sarsılan dengelerinin düzenleyicisi olmakla ne de doğanın kusursuzluğunu anlatmakla kendini kısıtlar.

Bahçe, tarih boyunca doğaya duyulan özlemin cisimleştiği mekan olagelmiştir. Burada ilk akla gelen ve sorgulanması gereken doğaya duyulan özlemin ve sebep olduğu melankolik etkinin kaynağıdır. Bugün sıklıkla karıştırılan kavramlar olarak, doğa, bahçe, peyzaj, çevrenin ayırdına varmak, insanın doğa ile hiç de naif olmayan ilişkisini anlamayı gerektirir. Bu kavramların her biri kendi içinde insanın dünyası ile arasındaki fayda-zarar denklemini farklı biçimlerde sorunsallaştırır. Doğaya yaklaşma, ona dönüş, ondan öğrenme, onunla uyum gibi konseptler sıklıkla tartışılır. Bu konuya ilişkin çeşitli fikirler geliştirenler arasında Joachim Ritter (1963) insan için doğaya mutlak bir geri dönüşün asla mümkün olmadığını, insan olarak özgürlüğümüzün temel koşulunun doğayı kontrol etmek olduğunu savunur. Bu açıdan bakılınca bir kavram olarak peyzajın doğuşu ve temsil ettiği değerler de berraklaşır. 16. yüzyılda ortaya atılmış olan peyzaj kavramı, insanın doğa ile arasında bir tampon mekanizma olarak doğadan fiilen kopuşunun da miladıdır. Peyzajın ifadesiyle birlikte artık doğa ve içinde insan, birbirinden ayrılmaz bir bütün olarak yoktur, aksine doğayı kontrol altına almış, kendini ondan ayırarak egemenliğini ilan etmiş insan vardır. Bu kopuştan türeyen peyzaj, insan ve bakir doğa arasında imgeler ve sembollerle dolu kavramsal bir alandır. Bahçe ve ona duyulan gereksinim de bu alanda varlık bulur. Faydaya yönelik, estetiğe yönelik, matematiğin, dinin, egemenliğin sembolü bahçeler, yüksek kültürlerin aynası olarak insan ve doğa arasında yaşama dair ifade arayışlarıdır. Tam da bu sebeple insan evrimleşip, toplumlar değiştikçe bahçenin içerdiği tüm anlam ve fiziki unsurlar yerini yenilerine bırakır. Bugün en bilinen örneklerden Japon bahçelerinin de, Fransız ya da İtalyan bahçelerinin de güncel uygulamaları asırlık örneklerinden ayrışıyorsa bunun sebebi kültürün devingen yapısıdır.

Bahçeden Parka, Kentsel Peyzajın Doğuşu

Ortaçağ’ı takiben bahçe tasarımı egemen sınıf ve filantropistler sayesinde gelişmiş mimari, edebiyat ve plastik sanatların, inanç temelli yaşam felsefelerinin ışığında çeşitli stillere mensup olmuş, anlatım ve uygulama gücü yüksek bir dağarcık oluşturmuştur. Giderek üretimden artefakta dönüşmüş olan bahçe 20. yüzyılda başka bir kırılma noktasına sahne olacaktır. Modern devlet yapılanmalarının filizlerinin atıldığı dönem bahçeler için de bir paradigma kaymasının başlangıcıdır. Buradaki dönüşüm mülkiyetin el değiştirmesine dayanır. Egemen sınıfın mülkü olan bahçeler sahipsiz kaldıkça kamuya açılmaları kaçınılmazdır. Neredeyse bir müze gibi gezilen bahçelerin pek çoğu böylece kamulaştırılır, kent yaşamının bir parçası olur.

İnsanın doğaya karşı ilan ettiği egemenliğin sembolü olan peyzaj, bu dönemde kent sahnesine iner. Endüstrinin sebep olduğu problemlere çözüm arayışındaki bu sahne kent parklarının doğuşunu müjdelemektedir. Modern kentin sakinleştiricisi park ile sembolist bahçelerin karşılaşması kentsel peyzajı var eder. Henüz ekolojinin acil bir gündem olmadığı bu günlerde kentin yeşil alan ihtiyacı, endüstriyel kirliliğin beslediği kaygılarla resmiyet kazandıkça peyzaj mimarlığı bahçe tasarımından sıyrılarak bugünkü pozisyonunu çizmeye başlar. Bahçe de buna mukabil sembolizmini yitirdiği, fakat işlev ve içerik olarak zenginleştiği bir döneme girer. Modern öncesi dünyanın bahçesi ile modern kentlerin parkı, kentliler için estetik bir dışavurum olmaktan temel bir ihtiyaç olmaya doğru kılıf değiştirir. Bu esnada ekoloji biliminin Alman zoolog  Ernst Haeckel tarafından 1896’da adı konmuştur. Biyoloji, jeoloji ve evrim teorisi gibi alanlara dayanan kökleriyle ekoloji bütün bilginin referansının insan olduğu, insan merkezli bir dünyada doğanın temsilcisi olarak bir boşluğu doldurur ya da mevcut boşluğu daha da derinleştirir. 20. yüzyılın ilk yarısında ekoloji bilimi sırasıyla biyosfer, süksesyon (sıralı değişim), yaban hayat, besin zinciri, ekosistem gibi bugün en sık kullanılan kavramların da tanımıyla ağırlık kazanır. Peyzaj mimarlığının ekoloji bilimiyle fiili karşılaşması da bu döneme rastlar. Endüstriyel kirliliğin kent yaşamında azımsanmayacak boyutlara gelmesi ve artan çevre krizlerine karşı, bilimsel yüzünü ekolojiye yaslayan peyzaj mimarlığı da eleştirel bir tavır almak zorundadır. Bunun akademide farklı ekollerin oluşmasına sebep olan çeşitli sonuçları olmuş, estetiğe dayalı öncelikler kendini pozitif bilimlere teslim etmiştir.

Peyzajın Mimarlığından Altyapının Peyzajına

Takip eden yıllarda peyzaj mimarlığının bir yüzü tasarıma geri dönerek ekoloji ile güçlendirdiği bilimsel altyapısını estetik kodlarıyla bütünleştirmenin yollarını aramaya başlar. Disiplin, kentleşmenin sebep olduğu ihtiyaçlara kent parkları, teras bahçeler, yeşil duvarlar, post-endüstriyel parklar, yağmur bahçeleri, meydanlar, yeşil koridorlar ve benzeri başlıklarla değişen ölçeklerde çözümler üretirken genetik mirasından yararlanır. Bu süreçte peyzaja ve prensiplerine dayalı tasarım çözümleri emsal teşkil ettikçe peyzaj mimarlığı da dönüşür. Altyapı bu dönüşüm zincirinin son halkası olarak bugün karşımızda. Ekonominin yaşamın tüm alanlarına sızdığı, niteliğin hızla ölçüldüğü bir çağda mekan pratikleri en hızlı ve erişilebilir olanı sunmakla sorumlu tutuluyor. Kent yaşamını ancak nefes alınabilecek boşluklar bıraktığında hareketlendirebileceğini keşfeden yönetim mekanizmaları kamusal mekanların tasarımına yeni fırsatlar gözeterek yaklaşıyor.

İçinde bu hareketin temeli olan ulaşımı tasarım, peyzaj ve mimariyle bütünleşik düşünmek, çok katmanlı bir kurgu öneriyor. Bunlar bir yandan kentliden kullanıcıya dönüşmüş olan insanlara nefes alabileceği alanlar açıyor, böylelikle kent ekonomisinin yeni mıknatısları haline geliyor. New York’tan High Line ve Fresh Kills, Seul’da Cheonggyecheon River, Zürih’te Lettenviadukt, İstanbul’da Taksim Meydanı ve Beylikdüzü Yaşam Vadisi, Eskişehir’de Porsuk Çayı, Kopenhag’da Superkilen, Barselona’da Raised Gardens of Sants ve benzeri altyapı olarak Peyzaj başlığını dolduran yerli ve yabancı referanslar yeni kent ekonomisinin de katalizörleri olarak çalışıyor. Bu projeler peyzajı yalnızca yerin üstünde bir düzlem olmaktan alıp çok katmanlı bir makineye dönüştürür. Bu makine, kent hayatının yeni sakinleştiricisi olduğu kadar ekonomisinin de katma değeridir. Hareketin ve hızın yalnızca ekoloji ve tasarımla değil, ekonomi ile de bütünleştiği bir kurguda peyzajın mimarlığı altyapıya kendini bırakmak zorundadır. Bu çok katmanlı tasarım problemleri kendini sembolist estetikten var etmiş bu disiplinin yeni durağıdır.

 

1- Peyzaj Altyapısı Landscape Infrastructure teriminin çevirisi olarak kullanılmaktadır.
2- Marcel Smets ve Kelly Shannon The Landscape of Contemporary Infrastructure kitabında Altyapı’nın Mimarlık, Planlama ve Peyzaj ara kesitindeki yeni anlamını ve potansiyellerini açıklar.
3- Uğur Tanyeli  Tarihi Yassılaştırma Saplantısı adlı makalesinde Mehmet Özdoğan’ın “tarihi yassılaştırma” olgusunu geçmişte yaşanmış, ortaya konmuş olanları aralarındaki zaman-mekan ilişkisini gözardı ederek düşünmeyi ve karşılaştırmayı mümkün kılmak olarak açıklıyor.
4- Landschaft: zur Funktion des Ästhetischen in der modernen Gesellschaft
5- Tampon Mekanizma Mübeccel Kıray’ın toplumsal değişim kuramını anlatırken kullandığı ifadedir.

 

Bu yazı Ekim 2017’de XXI Dergisi‘nde yayımlanmıştır.

peyzaja yabancı – peyzaj ve yabancı

Posted in atölye, öğrenci, itü, konferans, tartışma by enip on 21 Haz 2017

Meslek Seçimi

17-23 Haziran tarihleri arasında İTÜ’de bir lise yaz okulu gerçekleşti. İtüTA – İTÜ Tasarım Atölyesi adı altında gerçekleşen etkinlikte atölye çalışmaları, öğrencileri Mimarlık Fakültesi ile tanıştırmayı hedeflerken tasarımla ilişkili farklı mecralara dokunabilecekleri bir program ortaya konması amaçlanmış. Beni de peyzaj üzerine bir atölye için davet ettiler. Profesyonellere ve bu işin okulunda okuyan öğrencilere peyzajla ilgili ahkam kesmek kolay da, bu işi hiç bilmeyen, belki ilgisi de olmayan bir kitleye konuyu nasıl açarım diye endişelendim başta. Daha sonra meseleyi 1- Peyzaj – İnsan Müdahalesi Olan Çevreler 2-Peyzaj Mimarisi – Her Türlü Açık Alan Tasarımı 3- Peyzaj ve Sanat – Arazi Sanatı 4- Atölye Çalışması – Organik Düğüm olarak dört maddede özetlemeye çalıştım. Son kertede ne kadarını yakalayabildikleriyle ilgili endişe yerini geri dönüşlerinden edindiğim olumlu izlenime bıraktı. Etkinlik bana nasıl da tesadüfi bir şekilde kendimi peyzaj mimarlığı okurken bulduğumu, hatta sevmeyerek okuduğumu hatırlattı, ardından da aklıma başka bir konu takıldı.

Yabancı ve Peyzaj Mimarlığının Varoluş Sıkıntısı

Öğrenciliğim boyunca okulda yapılan sunumlarda, gösterilen referansların yabancı olmasını eleştirdim. Özellikle İtalya’nın meydanlarını, Avrupa imparatorluklarından kalma saray bahçelerini, büyük metropollerin kent parklarını ve projeleri üzerinden bu mesleğin öğretiliyor olması hep rahatsızlık verdi. Bu projeleri lisans yıllarında hem okuyor hem ziyaret ediyor olmanın şansı bir yana, o yıllarda çok da ifade edemediğim başka bir sorun vardı. Türkiye’de derslerde gösterilecek örnek olmasa bile -ki bu doğru değil- bu işi öğretmenin başka yolu nasıl bulunamamıştı? Çok sonraları anladım ki bu da tıpkı peyzaj kavramının etimolojik problemi gibi meslek öğretisinde bir yabancılık hissi doğuruyor, dahası bu his tasarlarken de düşünürken de ezberin ötesine geçemeyen söylemlere zorluyor, insanı ne olduğunu da anlamadığı bir boşluğa düşürüyordu. Eğitimdeki bu açığın bugün peyzaj tasarımı diye Türkiye’de karşımıza çıkan şeyin de sebebi olduğuna inanıyorum. Refüjleri, karayolları peyzajlarını yapanlar da, Göztepe Parkı’nı gururla Barok stilinde tasarlayıp uygulayanlar da bu ülkenin toplasan 10’u geçmeyecek peyzaj mimarlığı eğitimi veren okullarında okumuş peyzaj mimarları. Konuyu diğer tasarım disiplinleriyle karşılaştırmalı biçimde ele almak ve daha büyük bir resim çizmek de mümkün, yine de peyzaj mimarisi özelinde şevkle tasarlanıp önümüze konan projelerdeki ölçüsüzlüğün tam da bu bahsettiğim ‘boşlukta boğulma’ olduğunu söylemek yanlış olamaz.

Doğayı Sevmeyen Peyzaj Mimarı mı Olur?

Biraz daha ileri gidip -açıklamaktan çekinsem de- Camus’nun Yabancı’sından bu vaziyete bir link atabiliriz belki. Türkiye’de bu mesleğin yaşadığı varoluş sıkıntısının adını koymak adına. Yabancı’da hikayenin baş karakterinin başına gelen olaylara umursamazlığı, hayattan bıkkınlığı kendi yalnızlığı ve depresyonuyla uğraşısı Türkiyeli peyzaj mimarının peyzajla imtihanı arasında bir analoji kurulabilir mi? Kuramayan varsa beri gelsin. Benim sevdiğim bir tanım değil ama ‘Doğayı sevmeyen bu işi yapamaz’ derler. Türkiye’de peyzaj tasarımı için böyle bir sevgiden bahsedebilir miyiz bugün?

Ali Ulvi Büyüknohutçu ve Ayşin Büyüknohutçu’nun anısına

Posted in doğal taş by enip on 15 Haz 2017

Doğal Malzemenin Bedeli Üzerine

Bu yazıyı geçtiğimiz ay Finike’de katledilen Ali Ulvi Büyüknohutçu ve Ayşin Büyüknohutçu anısına yazıyorum. İnsan hayatının iki kuruş olduğu bu coğrafyada çevre için yürüttükleri direnişten vazgeçmeyen iki cesur yüreğe. Büyüknohutçu çifti Antalya’da mermer ocaklarına karşı mücadeleleri ile tanınıyordu ve geçtiğimiz ay Antalya’daki evlerinde ölü bulundular. Uzun zamandır tehditler alıyor oldukları bilinen çiftin cinayet zanlısı suçunu itiraf etse de konunun kayıtlara geçtiği gibi gasp sebebiyle işlenmiş olduğuna bilmiyorum kim inanır?

Açtıkları davaları, takibini yaptıkları ve belgeledikleri ihlalleri yıllarca tehditlere rağmen sürdürmüş, yöredeki ocak işletmecilerinin tabiri caizse korkulu rüyası olmuşlar. Tam da taş ocaklarının ihlalleri üzerine ofis içinde yaptığımız araştırmalar esnasında aldığımız bu haber bize inşaat endüstrisinin yalnızca doğaya zarar vermediğini bir kez daha hatırlattı. Ayrıca doğal taşın projelerdeki anlamı üzerine biraz daha düşünmenin de tam sırası olduğunu.

Doğal taş inşaat sektörünün yıldızıdır. İç ve dış mekanda, cephede genelde ilk tercihler arasında yerini alır. Alternatifi varsa örneğin, olsa olsa bütçe yüzünden vazgeçilir, kompozit malzeme, baskı beton, döküm malzeme vb. ile yer değiştirir. Genellikle ‘-mış gibi’ olan, doğal malzemeyi taklit eden ürünleri sevmeyiz. Kullandığımız malzemeler, bileşenleri ve kökeni ile ilgili sıklıkla düşünmek zorunda olan biri olarak doğal taşın kullanım ve etik değeri aklımı hep kurcalar. Ülkemizde taş ve maden ocaklarının uygulamalarında yapılan ihlalleri, sınırları aştıkları hep bilinse de göz yumulan açgözlü işletmecilerin çevreye verdiği zararı, dahası maden felaketlerinde kaybedilen canları, yok olan aileleri düşündükçe doğal malzemenin kullanımını anlamlı bulmakta zorlanırım.

Bu can sıkıntısıyla Türkiye’deki doğal taş çıkarılan ocakların haritasını hazırladık. Bu görsel yalnızca ocakların yerlerini gösteriyor. Bir de bu ocakları işleyen irili ufaklı işletmeler var ki tahribatın kaynağı onlar.

Canlarını bu zararı azaltmak uğruna kaybetmiş Büyüknohutçu çiftinin anısı birçoğumuzun aklından çıkmayacak. Huzurla uyusunlar.