üzerimdeki nalet I
Uzun Konuştumsa Sebebi Vardır
Çok konuşmayı da dinlemeyi de sevmem. Netlikten hoşlanırım, laf salatasına gelemem. Az sonra okuyacaklarınızın bu blogun içeriğiyle hiçbir ilişiği olmayıp bu kadar uzun olmasını da uzun zamandır içimde türlü şeyleri tutuyor olmaya ve kusma ihtiyacıma bağlıyorum. Bir süredir başıma gelen olaylardan bir kuple sunuyorum aşağıda. Bir-iki kuple de kamusal alanda paylaşılmayacak şey var. Konuşmaya açığım, ilgilenen özele gelebilir
not: Kah güldük kah ağladık; tamamen kişisel içeriktir.
I- iPod
Herşey Ocak ayında calper’in bana geçen yılbaşında aldığı özel üretim i-phone’un birinci yılını tamamlar tamamlamaz bozulmasıyla başladı. Bunu fazla önemsemedim. Daha önce de benden ayrılmak istemiş, ona biraz zaman tanıyıp yalnız kaldıktan sonra bana yine geri dönmüştü. Bu sefer öyle olmadı. Süs niyetine kütüphanemde durmakta şimdi, aldığım en özel hediye olduğundan.
II- Philips External Hard Disk 400 GB
Takip eden günlerde bilgisayarımı yenileme zorunluluğum ortaya çıktı. Amerika’dan dönmeden önce Alper, uzaktan uzağa çok beğendiğim bir Sony Vaio aldı, Amerika’dan dönen bir arkadaşı da onu bana getirdi elleriyle teslim etti. Gelen bilgisayarı uzun süre (3 ay) kullanamadım, hem alışamadım bünyem reddetti hem de bilgi transferi yapmaya hallice üşendim. Ne zamanki, dedim “tamam şimdi burdan alıyorum oraya taşıyorum ve seni kullanmaya başlıyorum” o zaman transfer aracı olarak kullanacağım hard diskimin çalışmadığını farkettim. İçinde bir 7-8 yıllık geçmiş olduğundan gönlümü ferah tuttum, başvurulacak mercileri araştırmaya başladım.
Öncelikle saygı duyduğum bir arkadaşımın babası -bir arkadaşımın saygu duyduğum babası- diske baktı ve sorunun basit çözülebilir olmadığını söyledi. Kaptım koştum başka bir arkadaşımın bilgisayarcısı olan “Dr. Notebook”a gittim. Adına yakışır bu laptop uzmanı cihazları steteskopla dinliyor, teşhis koyuyor ve tedaviye alıyordu. Hatta bu konuda öyle uzmanlaşmış ki cihazdan cihaza kullandığı steteskop değiştiğinden birkaç tip ayrı steteskopu vardı. Neyse bu sakalına güvendiğim beye geçmişimi teslim ettim. 1 hafta sonra bana geri dönerek, sorunun elektronik değil disklerle ilgili olduğunu, çizilmekle kalmayıp parçalanan diskin laboratuvara gönderilmesi gerektiğini ve göreceği işlemin karşılığının 1200$’dan başladığını aktardı bana. Üstelik bu data kurtarma işleminin garantisi de yokmuş. Teşekkür ederek cihazı geri aldım. Bu arada yaz sıcağında başımdan aşağı dökülen kaynar suların da yardımıyla kıvama gelmiştim.
Başka yerlerle de görüşüp fiyat aldım. Data kurtarma işlemi gerçekten bu civarlarda seyrediyordu. Disk şu anda dolabında, bütçemdeki alınıp/yapılacaklar ve tamir listesindeki sırasını beklemekte. Neden nasıl parçalandığı bilinmiyor, kimisi Philips’in disklerinin uyduruklukta son nokta olduğunu söylüyor, kimisi de bana aleti hangi merdivenden aşağı yuvarladığımı soruyor. Benim aklımda ise bir zanlı olmakla birlikte “günahını almama” ahlakına sahip olduğumdan sukunetimi koruyorum.

-10 dk ara-
Kaybolup giden bilgilerim, projelerim, yazılarım, seyahatlerim, hayatımdan çıkardığım geriye yalnızca fotoğrafları kalmış onlarca insan filan gitti gitmesine de ben bunu yeni bir başlangıç olarak gördüm. Herşeye rağmen moralimi bozmazken Çukurca’ya asker gönderdim ya tam bu sırada insanlar Merkür Etkisi diye birşeylerden bahsetmeye başladılar, üstüme alınmadım. Astrolojik tek bilgim yengeç burcu olduğumdu. Buna mukabil yüzyıllardır kendine sorun yaratmayı görev bilmiş, mutsuzluğa eğilimli ve huysuz burcum kadınlarına hangi etki daha kötü etkiyebilirdi ki? Belki de alınmalıymışım üstüme, ah vah etmeli, merküre karşı kışkış çekmeliymişim. Ne olduğunu hala bilmesem de Merkür beni etkidi, veyahut bana çok pis etkidi.
-mola bitti-
III- Sony Vaio
Devam ediyoruz. Ağustos ayına çok kararlı girdim. Planlarım vardı, bunlar için de bir bilgisayara ihtiyacım. Son aylarda yeni laptopumla, duygusal çöküntülerimin de etkisiyle bir yakınlaşma içindeydik. Öyleki masaüstünü filan dağınık bırakabilebiliyordum. Hani bir samimiyet göstergesi bence bu. O sıralar bir Bienal projesi üzerine çalışırken dosyaları yedekleyip Tuba’ya gidecektimki projeye beraber devam etme kararı almıştık. Akşam kapattığım bilgisayarın sabah açılmamasıyla yeni bir döneme girmiş olduk. O gün ofisten kankalarımla bir sabah kahvaltısı planı vardı. Bilgisayar açılmayınca taktım koluma koşarak etkinliğe gittim. Ofis güllerinden birinin beyi bilgisayar mühendisi olduğundan bana ilaç olacağını düşündüğümden sırf. Olamadı. O kahvaltıda da kimse olamadı. O haftaiçi bilgisayarı kaptığım gibi yine Dr. Notebook’un yolunu tuttum. Diskimi tamir edemeyişi onun suçu olmadığından kendisine güven duydum. Neticede bir münasebet kurmuştuk, telefonlarımız vardı falan filan. Doktor bey acil yardım dedim. Teslim ettim bilgisayarımı. İki güne kalmadı çaldı telefonum: Anakart arızalanmış, üç parça değiştirerek çözülebilirmiş. Onay verirmiymişim? Biraz yalnız kalmaya ihtiyacım olduğunu söyleyip ona geri döneceğimi söyledim. Annem ve babamla konuştum bu sırada tabii garantili olması gereken ürünün garanti kapsamını araştırdım. Sonuç cahillere ibret olsundu; Amerika’dan alınan ürünlerin 2 yıl olması gereken garantisi Türkiye’de gerçerli değil. Ürününüzü (uluslararası garanti kapsamında olmayan sony cihazlarına sözüm) Avrupa’dan aldıysanız da burdaki garantisi 1 yıl sizinle. Bu esnada bilgisayarın faturasını, garanti belgesini, yanında aldığınız sistem CDlerini filan hazır tutuyorsunuzdur değil mi? Normal şartlarda evet. Ama çalıntı ürün gibi, bilgisayarın size ait olduğunu gösteren hiçbir bele yoksa elinizde oturup ahvah etmek kalıyor geriye. Kendine ve bana bilgisayarı beraber alan C, faturayı saklıyor saklamasına da, askere gittiğinden neyin hangi bavulda, Ankara’da İstanbul’da belki de Los Angeles’da olduğu belli değil. Nerde olduğu bile belli olmayan bir kağıt parçasını bulmak için, toplanıp paketlenmiş eşyaları açmak gerçekten imkansızdı. Acaba Amerikaya mı göndersem diye düşünürken orijinal servisin “gönderirken faturasını belgesini herşeyini de içine koyarak gönderin uyarısı beni bundan da vazgeçirdi. Bu esnada Sony müşteri hizmetleriyle temaslarım sürdü, kibarca bilgisayara dair hiçbir belgem olmadan ve kazık yemeden onlara kazık atıp atamayacağımı öğrenmeye çalıştım. Yine kazığı atan ben olamadım. Ofsayttan gol yedim, varsa öyle birşey.
Dr. Notebook’dan aldığım bilgisayarı İstanbul’daki tek Sony Vaio teknik servisine götürdüm. Ofsayttan bir gol daha yedim götürür götürmez. “Bilgisayarınızı biri açtı mı?” Evet. “Belli, iyi kapatmamış ve eksik vidalama var” Harika. “Böyle şeyler sık geliyor başımıza, bazen cihazlara bilinçlice darbe bile veriliyor.” Öğreniceğimi öğrenmiştim. 4 gün içinde servis beni arayarak masraf ve sorun konusunda beni bilgilendirdi. Anakartın tamamen değişmesi gerektiği bu model için kart ellerinde bulunmadığını üstelik yurtdışı stoklarında da bulunmadığını; bulunsa bile cihazda başka sorunların olası olduğunu onların da anakart takılınca çözülebileceğini anlattı. Dilimize ise “büyük eşit 500€” olarak çevrilebilir. Anlaşamadık ve ayrıldık teknik servisle.
Henüz merkürden haberim yok, Allah’tan umudu kesmiyor, bunu artçı şokların başlangıcı olduğunu bilmiyordum. Ardından işbitirim annem servisten aldığı bilgisayarı, benim de onayımla bizim eve en yakın kapısında “laptopçı” yazan ilk dükkana bırakıyor. “N’apın edin kurtarın” diyor. Ben bu sırada Dr. Notebook’a güvenmeyip bilgisayarı ona yaptırmadığıma pişman olmanın eşiğinde değil göbeğindeyim. Bu yeni dükkan “abla 220′ye yaparız” diyor, içimize su serpiyor. Ne varki gel zaman git zaman ses sedaları çıkmıyor. Sorunun üstesinden gelemediklerinden bilgisayarı iade ediyorlar… İadeyi alan ise babam oluyor böylece aramıza katılıyor. Sahanlığında çözülememiş her teknik sorun kabusu olan babacığım beyaz gülümü alıyor, aldığı yerden iki adım ötedeki başka bir bilgisayarcıya bırakıyor. Artık herşeye razıyız. Ne isteseler vericez, ailecek bitkin düşmüşüz içimiz kurumuş filan. Öyleki yeni teklifimiz 530 TL oluyor. Sıkı pazarlıkla 500′e anlaşıyoruz. 1 hafta geçiyor “yapamadık abi” diyorlar. İadeyi alıyoruz, eve getirip uygun bir yere kaldırıyoruz. Kadıköy civarındaki başka bir bilgisayarcıyı daha mide kaldıramıyor. Bu sırada 4 kere mahrem yerleri açılmış yaralı kuzuma nasıl davranıldı bilemiyoruz. Her seferinde daha da içine edilmemiş olmasını umuyoruz. Şimdi hard diskimle beraber istirahat bölümünde yatıyorlar.

—
Yoruldum, arkası yarın.
insan neyle?
Haftasonu ben ve sanata karşı temkinli duruşuyla overmodern Bienaldeydik. Katılımımız editör olarak gözlemden çok keyfiyete dayalıydı öyleki “sanatçı gibi bakmayı öğrenmem” tembihlendiğinden kataloga bile bakmadım. İnsan neyle yaşar? bilmiyordum. Hala bilmiyorum muhtemelen, bir ekmek durumu hariç. Yalnız bir “politik” duruştan haberdardım, açılış sunumunda okunan metinlerin buruşturulup bürokratlara fırlatılışı bir temsil miydi bilmesem de eğri doğru bir karşıt durum vardı ortada.
Peki neydi bu politik olma durumu? Amerikalı sanatçının memleketime gelip insan manzaralarından kurguladığı, buram buram ajite videolar mıydı? Aman olmasındı! Yine de bir şekilde daha tanımlı ve gerçek olduğundan hallice karamsar işler beklentisi yarattı bende küratörlerin Hırvat, sanatçıların da ağırlıkla Doğu Avrupalı oluşu. Nitekim de öylelerdi.
Bugün Hasan Bülent Kahraman’ı yine incelikle okudum. Soruma yanıt vermiş sağolsun üşenmemiş. Bienal, haber niteliği taşıyan sanat, politik sanat anahtar kelimeli bir köşe yazısı var altta. Üşenmeden alın.
ha mimar ha tekniker*
Ne kadar hoş. Ve/veya ayrımı.
- En az 3 yıllık iş deneyimi olan,
- 2 boyutlu ve 3 boyutlu çizim programlarını profesyonel kullanabilen,
(AutoCAD, Photoshop, 3D Studio Max ve Wray)
- Tasarım konusunda kendine güvenen,
- Gelişime açık,
Mimar veya tekniker aranıyor.
* enola is gay’in başlığını çalarım.
tırmanan bahçe

Bütün bloglarda varsın olsun, benimkinde de olsun. Balmori Associates‘in Bilbao’daki “tırmanan bahçesi”.

fotoğraflar: Iwan Baan
sona yaklaşırken


In Frank Herbert’s famous1965 novel Dune, he describes a planet that has undergone nearly complete desertification. Dune has been called the “first planetary ecology novel” and forecasts a dystopian world without water.

Buna mukabilen Akif Beki’nin bugünkü yazısını okuyunuz.
kümeler

Japonya’da şehirlerarası otobüs hatlarında dahi karaoke yapılabildiğini söylemiş miydim? Bu görseli beyin cimnastik aletim enolaisgay bana az önce gönderdi, anılarımı canlandırdı.
“paylaş”
ada biyocoğrafyası

Bu hava fotoğrafını Landscape, Lifescape‘de görüp izini sürdüm ve Brezilya’da tarım alanlarının ortasında küçük bir orman olduğunı öğrendim. Arka planı okunmakta zorlanılıyor, sıkıştırılmış toprak ya da kırmızı asfalt gibi görünüyor. Muhtemelen yıllar geçtikçe ufalıp (shrinkage) bu boyuta ulaşmış olan küçük ekosistem, etrafını çevreleyen tarım alanlarının baskısına maruz kalmış, işlenmiş toprakla ekosistematik bir ilişki kuramadığı için de yok olmaya yakın duruyor.
Bu süreci de aslında en iyi ekoloji üzerine çalışan MacArthur ve Wilson’un 1960′larda ortaya attıkları ada biyocoğrafyası teorisi açıklıyor. Teorideki ada benzetmesi başka bir arazi parçası üzerinde kalmış, tahrip sonucu veya doğal sebeplerle bütünden ayrı bulunan yaşam ortamları için kullanılıyor. Buna göre herhangi bir yalıtılmış topluluktaki türlerin sayısını, yeni türlerin adaya gelme oranı ve adada var olan türlerin soylarının tükenmesi arasındaki denge belirliyor. Bu yeşil dokunun içindeki canlıların yaşam alanına benzer, yakınlarda başka bir ekosistem olmadığı için tarım alanlarıyla tek taraflı bir ilişki içerisinde olduğunu söylemek mümkün; dışardan yeni tür geldikçe direncinin daha azalacağını da. Bu da giderek yok olmasını hazırlayan süreç demek.

Amerikan Peyzaj Mimarları Birliği’nin 2009 ödüllerinden birini kapan CMG tasarımı bu bahçeyi gördüğümde dahiyane bulmuştum fikri. İzbe bahçe, yamalı betonun üzerine hiltiyle açılan kırıkların bitkilendirilmesiyle yepyeni bir yüze kavuşmuş. Kökler için minumum şartlar sağlandığında üzerleri betonla kaplı olsa bile büyümeleri olanaklı olabiliyor.
Kaldırımlardan, geniş bırakılmış derzlerden çıkan otları dürüst ve azimli bulduğumdan çok severim zaten. Ama sevgim benim çoğu zaman da şaşırtır. Geçenlerde yazlıkta tenis kortunu delip çıkan yabani otları gördüğümde dehşete düştüm. Tamam hadi asfalt altyapı aşınmış diyelim, ama bunun altında detayı var, sıkıştırılmış zemini var, detay bilenlerin bildiği katmanlar var ne bileyim..
Tenis kortunun resmini çekip getireceğim bir dahaki sefere.



cracked garden
metrobüse binebilir ve bunu sevebilirim
Belediyenin beğendiğim, beğenmediğim ve ne düşündüğümü bilemediğim 3 tip uygulaması var. Bazen neye niye karşı olduğumuzu unutup kısıtlı politik söylemlerin esiri olmayagörelim, kendimize yabancılaşıyoruz. Hayat da sıkıcı oluyor yabancılarla konuşmak ta. Sıkıcılaşmadan yiğide yiğidin hakkını verin. Ama maruzatım bugün metrobüs. Kimseye verdiğim de yok.
Çeşitli sebeplerle yakın zamanlarda İstanbul’da şimdiye kadar hiç işimin düşmediği muhitlere gittim. Bir kısmı yeni metrobüs hattındaydı. Başlarda çok önyargılı olmama rağmen fikirlerim zamanla değişti, kullanıcı oldukça beynim yıkandı.
Sabah ve akşamüstü en yoğun, gündüz daha sakin saatlerde ve haftasonu da kullandığım araçların rahatlığı, toplu taşıma kullanan biri için tar-tı-şılmaz. Tabii enteresan durumlar da yok değil; Her bir aracın taşıdığı yolcu kapasitesinin fazlalığı, araçların ardı ardına gelmesine rağmen özellikle iş gidiş dönüş saatlerinde yaşanan sıkışıklık çok acayip. Bir kulise göre “varoşlardan kente insan taşıması” da (Hürriyet) bu hattın özelliklerinden biri. “Halk metrobüse hücum etti vatandaş toplu taşınamıyor” gibi bir durum.
Ayrıcalıklı yol evet yeni bir buluş değil; raylı sistem döşenebilirdi de o kavşaklar, eğimler, dönemeçler nasıl olurdu o zaman bilinmez; Hollanda’nın kullanmadığı otobüslermiş de bize kakalamışlar gibi gündemler var. Kendi fikrimse birçok şeyde olduğu gibi bunun için de net değil. İlk duydum adını sevmedim; sonra baktım büyüklerim eleştiriyor, hemen onlara hak verdim; inşaatı günü gününe izledim, hayran kaldım; yolun düzenini bozup emniyet şeritlerini daralttılar, gücendim; tedavüle girdi, ben bu trafiğe yıllarımı vermişim bana yol açmamış, haspam gelmiş rüzgar gibi geçmiş diye sinirlendim; bindim seviverdim.
Sonuç C tipi uygulama; ben kullandım, memnunum. Yine olsa yine kullanırım. Çekimser.
ha bir de şöyle bir mevzu vardı: Hurdabüs

